Meksika, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ev sahipliğinde devam eden 2026 Erkekler FIFA Dünya Kupası’nı takip eden Türkiyeli bir futbolsever olduğunuzu düşünün. Akşam saatlerinden günün ilk ışıklarına kadar devam eden maçların arasında kalan zamanda, YouTube’da kupayla ilgili yayın yapan kanallardaki videoları izleyerek turnuvadan haberdar olmaya çalışıyorsunuz. İzlemeyi en sevdiğiniz yorumcu maçları yorumlarken bir anda kafasını kameraya çeviriyor, ekranın önünden bir marka logosu geçiyor ve futbol yorumlarını merak ettiğiniz bu ekran yüzü size programın sponsorundan bir mesaj okumaya başlıyor.
Bu Dünya Kupası, Türkiye spor medyasının özellikle Rusya 2018’den beri içinden geçtiği dönüşümün ulaştığı yeni boyut için bir dönüm noktası oluyor. Tevekkeli değil, YouTube üzerinden yapılan spor odaklı yayınlar günden güne büyümeye devam etse de avrupa şampiyonası ve FIFA dünya kupası gibi büyük spor olayları bu alana aktarılan kaynakta görülen sıçramalar için birer mihenk taşı işlevini görüyor. Yine de buradaki sermaye birikiminin artmasının, spor medyasını ne yönde değiştirdiğine dair daha fazla konuşmak gerekiyor.
Eski alışkanlıklar baki
Rusya 2018, dijital medyada yapılan görsel spor yayıncılığı için bir emekleme dönemiydi, Katar 2022 ise olgunlaşma dönemine denk geldi. Bu yılki Dünya Kupası’nda ise yeni bir eşiğin dönüldüğünü, stüdyo programlarının ötesinde yerinden canlı yayınlar ve turnuva şehirlerinden kaydedilmiş ‘vlog’ formatlarının yaygınlaştığını görebiliyoruz. Bu yönden zarf, televizyonun temsil ettiği konvansiyonel medyanın ölçeğine yaklaşmış olsa da bizi asıl ilgilendiren mazruftaki değişiklik.
Dijital mecralardaki video yayıncılığında bir önceki dönemin ana akım medyasının en kötü alışkanlıklarını (Konuşan kafa formatı, kadınların yalnızca moderasyon rolünde olduğu erkek egemen yorumculuk düzeni vb.) miras alan spor medyası, bir de yenilik getirdi: sponsorluklar. Artık YouTube’da yapılan her bir program birer sponsorla yapılıyor. Dünya kupası tarihinden bahseden bir yorumcu bir anda programda bahsettiği kitapları satın alırken kullanabileceğiniz bir online ödeme yönteminden bahsetmeye başlıyor veya Türkiye’nin Vancouver’daki ilk maçını takip eden muhabir telefonunu çıkarıp bir yapay zeka uygulamasına şehirle ilgili sorular sormaya başlıyor.
Kuşkusuz eski ana akım medya da kendi yağıyla kavrulmuyordu, onların değirmeninin suyu da sahipleri olan ana firmanın farklı alanlardaki iştiraklerinden elde ettiği gelirlerden geliyordu. Yine de spor medyasında yaşanan bu son dönüşümün en kilit noktası, gazeteciyi doğrudan sponsor markanın yüzü ve sesi haline getirmiş olması. Zaten dijital medyada artık gazeteciliğin yerini ‘içerik üreticiliği’ almış durumda. Bu, basit bir titr değişikliği değil, gazetecileri, haber veya sermaye kaynaklarıyla girdikleri ilişkileri düzenleyen ilkelerden de azat eden bir tercih.
Spor medyası, egemen siyasetin oyun sahası
Bu, aslında bütün bir gazeteciliği ilgilendiren çok daha geniş bir tartışma konusu. Peki Dünya Kupası yayınları bundan nasıl etkileniyor? Öncelikle, sponsorluk ilişkilerinin ürünün tanıtımının yapılmasından öteye geçerek yayının içeriğini dikte etmesiyle. Hiçbir marka, ürününün tanıtıldığı yayının sporun, egemen siyasetin kirlettiği yüzüyle karamsar bir hale bürünmesini istemez. Bu nedenle Vancouver vloglarında 2026 Dünya Kupası’nın ABD, Kanada ve Meksika ortak ev sahipliği adaylığına verildiği 2018’den bu yana evsiz sayısının dörtte bir oranında artması değil, kupa için yaptıkları yolculuğa ve aldıkları maç biletlerine para ve zaman yetirebilecek bir sınıfa mensup taraftarların kent deneyimleri kendilerine yer buluyor. Bu noktada, bu Dünya Kupası’nda ilk kez uygulanan dinamik fiyatlandırma yüzünden fiyatları biletlere olan taleplerin belirlediğini ve bu nedenle fiyatların daha önce görülmemiş yüksekliklere çıktığını hatırlatmakta fayda var.
Fakat sponsorların sağladığı kaynakla turnuvayı yerinde takip etme imkanı bulan kanallarda bu çok önemli göstergeler coşku ve şatafatın arkasına gizleniyor. Bu, 2032’de Erkekler Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapmaya hazırlanan bir ülkenin, böyle organizasyonların maliyetlerinden haberdar olması gereken kamuoyuna karşı ciddi bir sorumluluk ihmali. Ancak zaten, gazetecilikten içerik üreticiliğine geçişin temel nirengi noktalarından biri de sorumluluğun kamuya değil sponsorlara hissedilmesi.
Bu açıdan sponsorluk düzeninin spor medyasını, siyasal iktidarın hayal dahi edemeyeceği ölçüde egemen siyasetin yörüngesine soktuğu söylenebilir. Türkiye’nin katıldığı turnuvalarda milli takımla ilgili yapılan tartışmalar bunun en açık örneği. Farklı ülkelerin içinde bulunduğu politik durumu tartışırken kurulan bağlantılar ve ortaya çıkarılan çelişkiler Türkiye için yapılamıyor. Söz gelimi, Fransa milli takımı oyuncularının etnik kimlikleri ile bununla bağlantılı tahakküm ilişkilerinden ve eşitsizliklerden, Türkiye milli takımı söz konusu olduğunda bahsedilemiyor. Onun yerine basın akreditasyonlu birinin bir Instagram videosu için futbolculara nazar boncuğu dağıtması, örneğin, daha ilgi çekici görünüyor. Milli takım etrafındaki tartışmalar da bu yolla bir başarı/başarısızlık ikiliğine hapsediliyor.
Bu durumun bütünüyle bir depolitizasyon olduğu söylenemez elbette, tam aksine, söz konusu egemen siyaset olunca sporun içine bol bol politika karışmasında bir beis yok. Bunun en açık örneklerinden birini, EURO 2024 esnasında kısa bir antrenman videosuna verilen “[Teknik Direktör Vincenzo] Montella, nasıl evladımız Arda’ya [Güler] mobbing uygular?” tepkisiyle başlayıp Merih Demiral’ın yaptığı bozkurt işaretinin tarihten ve siyasetten münezzeh bir milli sembol olarak görülmesiyle biten ulusal psikoz hali sırasında yaşadık. Böylelikle bu yeni düzen hakim siyasi söylemleri yeniden üreterek, spor medyasının sahip olması gereken eleştirel köşelerin törpülenmesine de yarıyor.
Yeni bir medya şart
Kuşkusuz bunun istisnaları var. Birçok gazeteci bu düzenin dayattığı güvencesiz kontratlar ve reklamını yapmak zorunda bırakıldıkları yapay zeka tarafından işlerinden edilebilecekleri tehdidi altında ilkeli habercilik yapmaya çalışmakla kalmıyor, bazıları alternatifler de geliştirmeye çabalıyor.
2020 yılında Amerika’nın en popüler spor websitelerinden Deadspin bir özel girişim sermayesine satıldığında, işten çıkarılan yazarlar kolektif olarak kurdukları Defector sitesinin açılışında, “Amacımız, bir yönetim kurulu odasındaki insanların kâr etmesinden veya daha zengin birine satılmak için kendini büyütmekten öte varlık nedenleri olan, finansal olarak dengeli ve bağımsız bir yayın oluşturmak” diye yazmışlardı. Türkiye spor medyası da özel sektörün benzer bir ölçüde saldırısı altında. Bu Dünya Kupası’nda gördüğümüz gibi, bu düzenin kökleşmesine dönük atılan her büyük adım da yeniyi inşa etmenin aciliyetini artırıyor.