Ekonomist – Bankacı UĞUR GÜNDÜZ
Geleneksel ekonomik toparlanmalar genellikle V, U veya L harfleriyle sembolize edilir. Bu harflerde ekonominin genelinin aşağı yukarı benzer bir kaderi paylaştığı varsayılır. Ancak K tipi ayrışmada, ekonominin grafiği kelimenin tam anlamıyla "K" harfine benzer: Bir grup hızla yükselişe geçerken, diğer grup sert bir düşüş yaşamaya devam eder.
K tipi ayrışmanın temel dinamikleri nedir?
1 K harfinin yukarı doğru bakan kolu (kazananlar): Bu grup, krizden en az zararla çıkan, hatta krizi fırsata çevirerek büyümesini hızlandıran kesimleri temsil eder.
Sektörler: Teknoloji, e-ticaret, yazılım, dijital hizmetler, büyük ölçekli perakende ve finans sektörü.
Bireyler/çalışanlar: Beyaz yakalılar, uzaktan çalışmaya uyum sağlayabilen yüksek eğitimli profesyoneller ve varlık (hisse senedi, gayrimenkul vb.) sahipleri.
Gelirleri kesintiye uğramaz, aksine finansal piyasaların (faiz, mülk fiyatları) yükselişiyle servetleri artar.
2K harfinin aşağı doğru bakan kolu (kaybedenler): Bu grup ise krizin tüm yükünü sırtlayan, toparlanmakta zorlanan ve hatta kalıcı yapısal hasar alan kesimlerdir.
Sektörler: Hizmet sektörü, sanayici/İmalatçılar, turizm, konaklama, havacılık, eğlence ve geleneksel perakende. Özellikle yüksek maliyetli finansman ya da krediye hiç ulaşamamanın getirdiği finansal darboğaz, imalatçı kesimi olumsuz etkilemektedir.
Bireyler/çalışanlar: Mavi yakalılar, hizmet sektörü çalışanları, düşük ücretli iş gücü, güvencesiz çalışanlar ve küçük esnaf.
İş kayıpları, gelir adaletsizliğinin derinleşmesi, borçluluk oranlarının (Kredi kartı, KMH, tüketici kredileri) artması ve uzun vadeli işsizlik riskiyle karşı karşıyadırlar.
Tetikleyen unsurlar
Dijital dönüşüm hızı: Teknolojik altyapısı ve sermaye yapısı güçlü olan ve iş modellerini hızla dijitalleştirebilen şirketler yukarı doğru ivmelenirken; fiziksel temasa dayalı, geleneksel yöntemlerle çalışan işletmeler geride kalıyor.
Parasal genişleme ve varlık balonları: Merkez bankasının kriz öncesi dönemde piyasaya sunduğu yoğun likidite, genellikle reel ekonomiden ziyade finansal piyasalara (borsa, mevduat, kripto paralar, gayrimenkul) akar. Bu durum, varlık sahibi olan zengin kesimin daha da zenginleşmesine yol açarak K'nin üst kolunu besler.
İş gücü piyasasındaki kutuplaşma: Uzaktan çalışabilen "bilgi işçileri" ve uzmanlık gerektiren işleri yapanlar işlerini korurken, fiziksel varlık gerektiren ve daha az uzmanlık gerektiren işlerde çalışanlar gelir kaybı yaşar. Bir de tekstil sektöründe olduğu katlanılamayacak maliyetler nedeniyle işyerini kapatan ya da taşıyan işletmelerin yarattığı işsizlik durumu daha da dramatik hale sokar. Bu da nitelikli ve niteliksiz iş gücü arasındaki makası kapatılamayacak derecede açar.
Neden tehlikelidir?
K tipi büyüme veya toparlanma, bir ülkenin makroekonomik verilerinde (örneğin GSYİH büyümesinde) işlerin yolunda gittiği illüzyonunu yaratabilir. Ancak madalyonun arkasında gelir adaletsizliğinin (Gini katsayısının) bozulması, orta sınıfın erimesi ve toplumsal kutuplaşma gibi ciddi sosyal ve ekonomik riskler barındırır.
Özetle K tipi ayrışma, ekonomik bir krizin ardından "herkesin aynı gemide olmadığı" gerçeğini en çıplak haliyle ortaya koyan yapısal bir dengesizlik modelidir.
Türkiye ekonomisinde son dönemde uygulanan sıkılaştırma politikaları, teorik olarak "toplam talebi" düşürmeyi hedeflese de, uygulamanın sosyal ve ekonomik sonuçları toplumun geniş kesimlerinde derin bir adaletsizlik hissi yaratıyor. Ekonomik gerçeklik ile uygulanan reçete arasındaki bu kopukluk, ülkenin 90 milyonluk devasa bir nüfustan ziyade, harcama gücü yüksek 17- 18 milyonluk bir kitle üzerinden (Milli gelirden yüzde 47 pay alan ilk yüzde 20’lik dilim) yönetildiği izlenimini güçlendiriyor.
Son sıkılaştırma kararları çerçevesinde; Bireysel kredilerde tüm kredi türleri için sınırlar 1 puan daraltılırken, Türk lirası ticari kredilerde büyük ölçekli işletmelere kullandırılan krediler için 1 puan, KOBİ kredileri için ise 0,5 puanlık daraltmaya gidildi.
Böylece 8 haftalık dönemde tüketicilere kullandırılan ihtiyaç ve taşıt kredileri için büyüme sınırı yüzde 4'ten yüzde 3'e çekilirken, tüketicilere tahsis edilen KMH limit büyümesi yüzde 2'den yüzde 1'e indirildi. KOBİ'lere kullandırılan TL krediler için büyüme sınırı yüzde 5'ten yüzde 4,5'e, KOBİ dışı işletmelere kullandırılan TL krediler için büyüme sınırı ise yüzde 3'ten yüzde 2'ye düşürüldü.
Çözümler aynı, sonuçlar farklı
1"Klasik (küt) bir enstrüman" olarak faiz politikası: Merkez bankalarının en güçlü silahı olan faiz artışları, doğası gereği "küt bir enstrümandır." Ayırım yapmaz; krediye erişmesi gereken esnafı da, sanayiciyi de, lüks tüketim yapan bireyi de aynı oranda baskılamaya çalışır.
Ancak Türkiye gibi ülkelerde bu mekanizma şu şekilde bozulur:
Düşük gelirli grup: Alım gücü düştüğü için zaten zorunlu harcamalar (gıda, kira, enerji) dışına çıkamaz. Faizlerin artması, bu grubun kredi kartı borcunu döndürmesini zorlaştırarak yaşam kalitesini doğrudan aşağı çeker.
Yüksek gelirli grup: Servet etkisi (wealth effect) sayesinde varlıkları (gayrimenkul, hisse senedi, döviz) enflasyonla birlikte değerlenir. Bu kitle için yüzde 50 faiz oranı, lüks bir restoran harcamasından veya yeni bir araç alımından vazgeçmek için yeterli bir motivasyon değildir.
2 Talebin "katılığı" ve enflasyonist direnç: Ekonomi politikaları, sanki ülkenin tamamı aynı tüketim sepetine sahipmiş gibi davrandığında "talep kısıcı" önlemler hedefine ulaşmakta zorlanır. En üst yüzde 20’lik dilimin tüketim talebi, fiyatlara karşı oldukça "esneksizdir." Yani fiyatlar artsa da, kredi muslukları kapansa da bu kitle harcamaya devam eder. Bu durum, enflasyonun düşüş hızını yavaşlatırken, faturanın asıl "tüketmeyen" kitleye (emekli, memur, asgari ücretli) kesilmesine neden olur.
Sadece para politikası yetmez
Sorunun temelinde, 90 milyonun tamamını kapsamayan, sadece para piyasalarına odaklanan bir yaklaşım yatıyor. Oysa talep yönetimi sadece Merkez Bankası'nın görevi olmamalıdır:
Maliye politikasının devreye girmesi: Sadece faizle talebi kısmaya çalışmak yerine, yüksek gelir gruplarının ve lüks tüketimin daha etkin vergilendirilmesi gerekir.
Seçici kredi mekanizmaları: Üst gelir grubunun tüketimini kısarken, üretimi ve ihracatı destekleyecek "nokta atışı" kredi politikaları, yüzde 80’lik kesimin ekonomik çarkların dışına itilmesini engelleyebilir. Zira üretim olanaklarının artması sayesinde arz artacak, fiyatlar düşecek ve daha çok kesim alıcı pozisyonuna geçebilecektir.
Bir ülkeyi sadece en üst gelir grubunun harcama kapasitesi üzerinden okumak, sosyal bir patinaja neden olur.
Gerçek bir dezenflasyon süreci, sadece paranın maliyetini artırarak değil, yükün adil dağıtıldığı gelir ve vergi politikaları ve arz yönlü politikalarla mümkündür.
Bu bakış açısı ışığında, mevcut ekonomik modelin sadece talep tarafına değil, bu talebin kaynağındaki adaletsizliğe de odaklanması gerektiğini söyleyebiliriz.
Neden klasik reçeteler çalışmıyor?
"Varlık etkisi" (wealth effect) ve likidite bolluğu: Üst yüzde 20’lik kesim, son birkaç yüksek enflasyon döneminde gayrimenkul, borsa, döviz ve KKM gibi enstrümanlarla varlıklarını katladı. Merkez Bankası faizi yüzde 50'ye çıkardığında, nakitte olan bu kitle için bu oran bir "maliyet" değil, aksine muazzam bir risksiz faiz geliri (rant) anlamına geliyor. Yani faiz artışı bu kitleyi fakirleştirmiyor, aksine harcanabilir gelirini artırıyor. Dolayısıyla lüks tüketim, gurme turizmi veya ithal araç talebi bıçakla kesilmiyor.
Geriye kalan yüzde 80 için finansal baskılama: Sıkı para politikasının yarattığı kredi daralması, üst segmentin nakit harcamalarını etkilemezken, alt ve orta gelir grubunun hayatta kalma mekanizmasını (kredi kartı taksitleri, kredili mevduat hesapları) vuruyor. Yüzde 80 tükettiği için değil, borçla hayatta kalmaya çalıştığı için" yüksek faizin altında eziliyor. Bu da politikanın sosyal adalet ayağını tamamen çökertiyor.
Çıkış yolu ne olmalı?
1-Maliye politikasında "radikal vergi reformu" (dolaylıdan dolaysıza): Türkiye’de vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 65-70'i ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerden(yani zenginle fakirin ekmek alırken eşit ödediği vergilerden) toplanıyor.
Çözüm: Dolaylı vergiler kademeli olarak düşürülmeli; üst yüzde 20’nin servet artışını, lüks gayrimenkul alım-satım kazançlarını ve şirketlerin fahiş karlarını hedef alan "Doğrudan/ Artan Oranlı" gelir ve servet vergileri getirilmelidir. Üst gelir grubunun talebi faizle değil, ancak elinden alınan vergiyle törpülenebilir.
2-Mikro-cerrahi yaklaşımı: Seçici kredi mekanizması: Faiz politikası "küt" bir enstrüman olup bunu “akıllı" hale getirmek gerekir.
Çözüm: Yat yatırımı, lüks konut veya ithal araç gibi alanlarda faizler ve vergiler maksimumda tutulurken; tarımsal üretim, sanayicilerin işletme sermayesi, yeşil enerji ve ihracata yönelik üretim hatları için sübvanse edilmiş, nokta atışı (selective) kredi kanalları açık tutulmalıdır.
3-Rekabet kurumu ve arz yönlü tedbirler: Türkiye'de enflasyonun bir kısmı da piyasadaki tekelleşme ve "fırsatçılık marjlarından" (greedflation) kaynaklanıyor.
Çözüm: Sadece talebi kısmaya çalışmak yetmez. Tedarik zincirlerindeki kırılmaları önleyecek arz yönlü yapısal reformlar (özellikle tarımda planlama) yapılmalı ve Rekabet Kurumu oligopolistik piyasalarda fiyat sabitleyen dev aktörlere karşı çok daha agresif cezalar uygulamalıdır.