Ana içeriğe geç

Mülksüzler'i mülk edinenler

Bir zamanlar mülkiyeti ve sınıf egemenliğini hedef alan, düzeni sorgulayan eserler; bugün düzenin en güçlü koruyucularının sosyal medya akışlarını süslüyor. Böylece burjuvazi, mülksüzlerin mücadelesinden doğan edebiyatı da mülk edinmeye çalışıyor.

Mülksüzler'i mülk edinenler
Evrensel
16

Pınar Sabancı’nın geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabında bir kahve markasının sponsorluğunda, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanını paylaştı. İlk bakışta sıradan bir okuma notu gibi sunulan bu paylaşım, romanın politik içeriği ile onu paylaşan kişinin sınıfsal konumu yan yana getirildiğinde oldukça çelişkili duruyor. Bu çelişki paylaşımın yorumlarında da görülüyor: “Kitap biz fakirlerden bahsediyor galiba”, “Sanırım bütün mülklerini satıp Elon Musk’ın bir komününe yerleşecek”, “Mülksüz olan bizim adımıza konuşma hakkını bile kendi mülkünüz yapmışsınız”...

Mesele elbette bir kişinin kitap okuması değil. Mesele; kapitalist sömürü düzeninin güçlü eleştirilerinden birini yapan bir romanın, tam da o sömürü çarklarını sermaye düzeninin en ayrıcalıklı temsilcilerinin eliyle dolaşıma sokulması. Mülksüzler; basitçe özel mülkiyetin sonuçlarının, sınıf egemenliğinin ve devlet iktidarının teşhir edildiği bir roman. Le Guin; mülkiyetin olmadığı, dayanışmanın ve komünal yaşamın hüküm sürdüğü Anarres ile sermayenin, sömürünün ve sınıfsal uçurumların egemen olduğu Urras’ı karşı karşıya getirir. Burada kapitalizm, değişmez bir insan doğası ya da kaçınılmaz bir kader olarak değil; mutlaka yıkılması ve aşılması gereken tarihsel bir üretim tarzı olarak ele alınır.

Tam da bu yüzden, böylesi bir eserin büyük sermaye temsilcileri tarafından görünür kılınması yalnızca bir kültürel tercih olarak değerlendirilemez. Holdinglerin kâr rekorları kırdığı, işçilerin sefalet ücretlerine mahkum edildiği, sendikal örgütlenmenin ve grev hakkının devlet-sermaye iş birliğiyle fiilen gasbedildiği bir dönemde; sermaye sınıfı sanat ve edebiyat söz konusu olduğunda karşımıza birden “kültür hamisi”, “entelektüel” ve “toplumsal sorunlara duyarlı” bir maskeyle çıkar. Pınar Sabancı’nın paylaşımı da söz konusu maskenin somut bir göstergesi.

Aklama aparatı olarak sanat

Kapitalizm yalnızca emeği ve doğayı metalaştırmakla kalmaz; düşünceyi, sanatı ve hatta doğrudan kendisine yöneltilen sistem eleştirisini bile piyasa emrine sokarak metalaştırabilir. Kültür teorisinde artwashing (sanatla aklama) olarak adlandırılan bu pratik; büyük sermaye gruplarının sanatı ve edebiyatı kendi kanlı itibarını parlatmanın, derinleşen sömürü ilişkilerini görünmez kılmanın örtüsü haline getirmesidir. Sermayenin bienallere, özel müzelere, çağdaş sanat koleksiyonlarına ve yayınevlerine yaptığı devasa yatırımlar toplumsal bir “kültüre destek” hamlesi değil; aksine, işçi sınıfından çalınanlarla inşa edilen bir meşruiyet üretme çabasıdır. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da burjuvazinin “O zamana kadar hürmet edilen ve saygıyla bakılan bütün mesleklerin halesini söküp attığını”, hekimi de sanatçıyı da kendi paralı işçisine dönüştürdüğünü yazar. Kapitalizm bugün aynı yıkıcı mantığı sanat için de uyguluyor. Sanatın eleştirel ve özgürleştirici niteliği şirketlerin sponsorluk cenderesinde anlamını yitiriyor.

Egemenlerin akışından işçi sınıfının barikatına

Bir zamanlar mülkiyeti ve sınıf egemenliğini hedef alan, düzeni sorgulayan eserler; bugün düzenin en güçlü koruyucularının sosyal medya akışlarını süslüyor. Böylece burjuvazi, mülksüzlerin mücadelesinden doğan edebiyatı da mülk edinmeye çalışıyor. Sömürü çarklarını ayakta tutarken o çarklara karşı yazılmış metinlerle “entelektüel derinlik” pozu veriliyor. Devrimci sanat anlayışı tam da bu noktada sermayenin sanat anlayışıyla kökten çatışıyor. Devrimci sanat; sömürüyü estetize etmez, onu doğrudan teşhir eder. Emekçilerin yaşam tecrübesini, sınıf mücadelesini ve toplumsal çelişkileri görünür kılar. Sanatı egemenlerin estetik bir oyuncağı olmaktan çekip çıkarmak, onu ait olduğu yere yani halkın, işçi sınıfının ve ezilenlerin sömürüye karşı yürüttüğü kavganın tam ortasına taşımak tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü gerçek sanat, sömürenlerin meşruiyet makyajı değil; o duvarları kökünden yıkacak olanların sarsılmaz barikatıdır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler