28 Şubat'tan bu yana, ABD-İsrail'in İran'a saldırısı sonucu başlayan ve 4 ay sonunda biten savaş; ABD hegemonyasının göreli olarak azalmasıyla, Çin ve Rusya’nın başını çektiği alternatif bloklar küresel jeopolitiği yeniden şekillendiriyor. ABD ile Çin arasındaki rekabetin derinleştiği, Ortadoğu’da savaş ve gerilimlerin arttığı bir dönemde Türkiye’nin izlediği dış politika hattı da yeniden tartışma konusu oluyor. İktidar bir yandan “çok boyutlu dış politika” ve “stratejik özerklik” gibi vurgular yaparken, diğer yandan başta ABD ve NATO olmak üzere askeri ilişkilerini artırarak sürdürüyor. İran’a yönelik saldırılar, ticaret savaşları ve yaklaşan NATO zirvesi gibi başlıklar, Ankara’nın uluslararası sistemdeki konumunu daha görünür hale getiriyor. Türkiye’nin bu süreçteki hareket alanını, ABD hegemonyasındaki çözülmeyi, Çin’in pozisyonunu ve “stratejik özerklik” söyleminin sınırlarını Akademisyen Burak Gürel ile konuştuk.
Türkiye’nin son dönemde attığı çok boyutlu dış politika adımlarını Pekin-Washington rekabeti ekseninde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Emperyalist dünya sisteminin çekirdeğini oluşturan G7 ülkelerinin ekonomik performansı, siyasi istikrarı ve aralarındaki eşgüdüm seviyesi uzun süredir azalıyor. 2008’de dünya ekonomisinin üçüncü büyük depresyonuna girmesiyle birlikte bu süreç giderek hızlandı. 1970’lerde sinyal/gösterge krizini yaşayan ABD hegemonyası, 2008 sonrasında terminal/ölümcül krizine girdi. Bu aşamadan itibaren ABD hegemonyası yerini (Giovanni Arrighi’nin deyişiyle) “hegemonyasız tahakküm”e bıraktı. Afganistan ve Irak işgallerinden istenilen sonuçların alınamaması ve son olarak İran Savaşı’nda ortaya çıkan dağınıklık ve başarısızlık görüntüsü hegemonyasız tahakkümü sürdürmenin de giderek zorlaştığını gösteriyor.
Çin, ciddi güçlüklerle boğuşmasına rağmen yüksek teknoloji odaklı sanayi politikasını etkili biçimde uyguluyor. Ticaret ortağı ve doğrudan yatırımcı olarak dünya ekonomisindeki ağırlığını son yirmi yıldır giderek artırıyor. Ancak, kayda değer başarılarına rağmen ilan ettiği teknolojik atılım hedeflerine ne ölçüde ulaşacağı henüz belli değil. Milli parası yuanı konvertibl hale getirmekten çekindiği için doların dünya ticaretindeki gücünü kıramıyor. Dahası, askeri gücündeki belirgin artışa rağmen Çin’in ABD’ye benzer bir “küresel polis” rolü oynaması görünür gelecekte mümkün değil. Rusya ise devasa doğal kaynaklarına rağmen Çin gibi dinamik, atılım halinde bir ekonomiye sahip değil. Çin gibi Rusya’nın da küresel ölçekte askeri güç projeksiyonu kapasitesi sınırlı. Ukrayna’da NATO’ya karşı verdiği savaşta zorlanıyor. Savaşın başında önüne koyduğu hedefleri küçülttü ama bu sınırlı hedeflere de henüz ulaşabilmiş değil. Sonuç olarak, başlangıcından itibaren bir hegemon devletinin liderliğinde gelişen kapitalist dünya sistemi, ilk defa kalıcı bir hegemonyasızlık ihtimalinin belirdiği bir döneme doğru ilerliyor. Bu durum, kapitalizmin kendini yeniden üretmesinin önünde yükselen ciddi tarihsel sınırlara işaret ediyor.
ABD hegemonyasının çözülüşü, Küresel Güney’in yoksul ve orta gelirli ülkelerine eskiye nazaran daha fazla seçenek ve daha geniş hareket alanı sağlıyor. Son dönemde “stratejik özerklik” gibi kavramlara aşırı anlam yüklenerek bu hareket alanı abartılıyor. Gerçekte Küresel Güney’in hareket alanı iddia edildiği kadar geniş değil. ABD’nin hegemonyasız tahakkümü sürdürme ısrarı, Çin ve Rusya’nın sınırlılıkları, öteden beri ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Küresel Güney devletlerinin yeni durumdan ciddi ölçüde faydalanmasına mani oluyor. Son dönemde Trump’ın pek çok Küresel Güney ülkesine eşitsiz ticaret anlaşmaları dayatabildiğine, bu basınca yalnızca Çin’in ciddi ölçüde direnebildiğini gördük.
Türkiye’nin durumu bu genel bağlamın içine yerleştirilerek anlaşılabilir. Türkiye ile Çin ve Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler gelişiyor ama bu iki ülkenin Türkiye’deki doğrudan dış yatırımlar içindeki payı Batı’ya nazaran çok sınırlı. Batı, Türkiye’nin ana dış finansman kaynağı olmayı sürdürüyor. Bilhassa ekonomik kriz dönemlerinde Türkiye ekonomisi Batı’dan kaynak bulmaya yöneliyor. Türkiye’nin ihracatının büyük bölümü de başta AB olmak üzere Batı ülkelerine yapılıyor. Türkiye, yüksek teknoloji odaklı bir sanayi politikası uygulayıp ekonomik kapasitesini geliştiremediği için Batı ile Çin’i birbirine karşı oynayarak her ikisinden birden teknoloji-yoğun, dönüştürücü nitelikte yatırım çekemiyor.
Aynı durum jeopolitik bakımdan da geçerli. Batı’nın gerileyişine rağmen NATO, Türkiye’nin jeopolitiğinde belirleyici bir etkiye sahip. Türkiye, NATO’nun Rusya’yı “tehdit”, Çin’i “sistemik meydan okuma” olarak tanımlayan belgelerine itiraz etmedi. “Stratejik özerklik” hanesine yazılabilecek bazı adımlar da Batı’nın ağırlığını koymasıyla sonuçsuz kaldı. Örneğin Çin’in CPMIEC adlı devlet şirketinin 2013’te kazandığı füze savunma sistemi ihalesi NATO’nun ısrarıyla 2015’te iptal edildi. Hemen ardından, 2017’de Rusya’dan satın alınan S-400 savunma sistemi de aynı basıncın neticesinde kullanıma alınmadı. Ukrayna’dan Kafkasya’ya ve Suriye’ye kadar pek çok başlıkta Batı’nın tercihleri ve Türkiye’nin tutumu arasında ciddi bir çelişki yok. Son yıllarda giderek popülerleşen “çok boyutluluk” ve “stratejik özerklik” söylemleri ile somut pratik arasında ciddi bir mesafe var.
Hem geride bıraktığımız İran savaşında hem de ABD'nin diğer ülkelere yönelik (örneğin Venezuela’daki) müdahalelerinde, siyasi iktidardan genellikle soyut “barış ve itidal temennileri” dışında somut bir itiraz gelmiyor. Kendini bölgede “oyun kurucu” ve “İslam dünyasının lideri” olarak pazarlayan bir iktidarın, emperyalist saldırganlık karşısındaki bu edilgen söylem hattı bize arka planda ne anlatıyor?
Batı’nın içinden geçtiği krize ve gerilemeye rağmen Türkiye’nin Çin ve Rusya ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerinin Batı ile olan ilişkilerine kıyasla hâlâ çok zayıf olduğuna az önce işaret etmiştim. Bu nedenle, Washington açısından kritik önem taşıyan konularda Türkiye’nin ABD’ye karşı açık tutum alması oldukça güç görünüyor.
Özellikle derinleşen ekonomik krizi ve dış kaynak (sıcak para) ihtiyacını göz önüne aldığımızda, Ankara'nın bu “tarafsız arabulucu” vitrininin masada gerçek bir karşılığı var mı? Daha açık sorarsak; Batı ile Asya arasındaki bu pazarlık siyaseti, Türkiye'ye gerçekten ekonomik veya diplomatik bir zemin kazandırıyor mu?
Türkiye’de devlet, teknoloji odaklı bir sanayi politikasını ciddiyetle uygulayıp kapitalist dünya ekonomisindeki yarı-çevre konumunu aşmaya dönük bir dönüşümü zorlasaydı, Batı ile Çin arasındaki rekabetten ciddi ekonomik fayda sağlayabilirdi. Böyle bir ekonomik hamle, “stratejik özerklik” kavramının içini dolduracak bir jeopolitik kapasitenin uzun vadede geliştirilmesi ihtimalini artırırdı. Ancak, böyle bir eğilim söz konusu değil.
Çin; Rusya ve İran gibi ABD ablukası altındaki ülkelerle de ticareti sürdürerek yaptırımları belli oranda boşa düşürüyordu. Esasen hatırlayacak da olursak, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının öncesinde ‘Ticaret Savaşları’ yaşanıyordu. Ancak sanırız Trump ve ABD emperyalizmi, uyguladığı bu ekonomik zorbalıktan da beklediğini alamadı. Ticari ilişkileri de düşünecek olursak ABD bundan sonra hangi olası hamleleri yapabilir?
Amerikan gücünün eskisine nazaran azalmasına rağmen Trump yönetimi (Hindistan dahil olmak üzere) Küresel Güney devletlerinin büyük bölümü ile tek tek masaya oturarak onlara eşitsiz koşullar sunan ticaret anlaşmalarını dayatabildi. ABD’de mahkemelerin Trump’ın gümrük tarifelerine ilişkin bazı düzenlemelerini iptal etmesiyle birlikte bu alanda ciddi bir belirsizlik yaşanıyor. Ancak, bu durum altını çizdiğim güç asimetrisini değiştirmiyor. Bunun istisnası Çin. ABD’nin Trump’ın ilk döneminde Çin’e karşı başlattığı ticaret ve teknoloji savaşları Biden döneminde sürdürüldü ve Trump’ın ikinci döneminde (sıklıkla gözlemlenen yalpalamalara rağmen) devam ediyor. Ancak, 1950’lerden itibaren hızla sanayileşen, son yirmi senede ciddi bilimsel ve teknolojik atılımlar yapan Çin bu basınca direnebiliyor. Kritik mineralleri işleyen sanayilere büyük ölçüde hâkim olması sayesinde Trump’ın ticari tavizler elde etme çabalarını boşa çıkardı. ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşta kararsız ve dağınık bir görüntü sergilemesi ile İran’la varıldığı söylenen mutabakat, ABD’nin Çin karşısındaki konumunu elbette zayıflatıyor. Fakat bu durum ABD’nin Çin’i kuşatmaktan vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Çin’in ekonomik yükselişinin kesintiye uğramadığı, yüksek teknoloji odaklı sanayileşme çizgisinden sapmadığı müddetçe ABD-Çin rekabetinin (dünya savaşı riskini de barındırarak) tırmanacağını düşünüyorum.
Gündemimizde bir de Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO konferansı var. Türkiye İran ile sınırı olan tek NATO ülkesi ve Çin-İran ile de derin ekonomik ilişkileri var. ABD'nin İran'ı hedef alan hamleleri, Türkiye’yi NATO içinde nasıl bir yol ayrımına zorluyor?
ABD’nin İran’a yönelik hamlelerinin Türkiye ile ABD arasında bir kırılmaya yol açtığını düşünmüyorum. Türkiye’ye ilişkin olarak çizdiğim genel ve uzun vadeli çerçevede ciddi bir değişiklik olmasını beklemiyorum.