Ana içeriğe geç

İBB davasında savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Türker: Savcı 'bu kafayla bir daha çocuklarını göremeyeceksin' dedi

İBB davasında savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, tutuklandıktan sonra yapılan görüşmede savcının kendisine, “Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekarsın, velayetleri de sende. Artık Sosyal Hizmetler alır çocuklarını" dediğini öne sürdü

İBB davasında savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Türker: Savcı 'bu kafayla bir daha çocuklarını göremeyeceksin' dedi
Gazete Oksijen
16

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 68’i tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB davasının 47. gününde Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker savunma yaptı. Tutuklandıktan sonra savcının davetiyle yapılan görüşmede kendisine "Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekarsın, değil mi? Velayetleri de sende? Senin çocukların reşit de değildi, değil mi? Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" denildiğini savunan Türker, "Bir anneye böyle denir mi?” diye sordu.

Fatoş Pınar Türker savunmasında şunları söyledi:

“Ne iddia edildiği gibi yasa dışı bir örgüte üye oldum ne de dolandırıcılık yaptım. 2021 yılı mayıs ayında işe başladığım İBB iştiraki olan Medya AŞ’nin hukuka uygun ve kamuya faydalı olacak şekilde faaliyetlerde bulunmasına özen gösterdim. Buna rağmen hakkımda soyut ve hatalı isnatlarla huzurunuzdaki bu dava açılmış olup bu iddiaların doğru olmadığını ortaya koymak adına savunma yapacağım. Ben 15 aydır cezaevinde olduğum için, bekar olduğum için çocuklarımı da annemle babam okutuyor, sağ olsunlar, Allah razı olsun ikisinden de. Bu süreçte annem aktivist oldu mecburen. Benimle ilgili, tutuklulukla ilgili yapılan haksızlıklarla ilgili her türlü aktivite ve etkinliğe katıldı, bize ses olmak için. Annemle babam da Nevşehirliler. Dolayısıyla aslında gayet geleneksel, ataerkil diyebileceğim ama aynı zamanda çok aydın, eğitime de önem veren bir ailede büyüdüm.

"Bir örgüt hiyerarşisinde yer almam mümkün değil"

30 yıla yakın bir süre sadece kurumsal ve çok uluslu şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalıştım. Bu şirketlerin tamamından da profesyonel bir istekle ayrıldım. Başka bir iş teklifini değerlendirmek üzere ayrıldım. Hayatımda sadece 3 defa işe ara verdim. Bir tanesinde 25 yaşındaydım, bir kalp operasyonu geçirmem gerekiyordu. 1 ay kadar öyle ara verdim. Diğer 2 tanesinde de 2 kızımın hamilelik sürecinde 4 ay 10 günlük bir sürede işe döndüm. Dolayısıyla onun dışında şu son 15 aylık tutukluluk durumu dışında hiç iş hayatına ara vermedim. Çalıştığım şirketlerde de hem uluslararası iç denetimlerden hem sektörüne göre SPK, Rekabet Kurumu, BDDK, Enerji Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Sayıştay gibi ilgili sektörün kurumlarınca yürütülen denetimlerden hiçbir bulgu almadan alnımın akıyla çıktım. Dolayısıyla böyle bir özgeçmiş ve kariyerle Medya AŞ’de, bile isteye, şahsi işlerin altına imza atmam ya da bir örgüt hiyerarşisinde yer almam mümkün değildir.

"Medya AŞ’de çalışmaya başladıktan sonra mal varlığımda en ufak bir artış olmadı"

Bu nedenle burada durduğum için utanç duyuyorum ama kendi adıma değil de ülkem adına utanç duyuyorum. Yoksa benim alnım ak, ben buradan da yüzde 100 beraat edeceğime inanıyorum, biliyorum. Bütün mal varlığımı da iş hayatına başladığım 1998 yılından Medya AŞ’de başladığım 2021 yılına kadar çalıştığım işlerden elde ettim, hem ailemin desteği hem oradaki gelirlerimle. Medya AŞ’de çalışmaya başladıktan sonra hayatımda mal varlığımda en ufak bir artış ya da değişiklik olmadı. 10 yıldır aynı evde, Acarkent’te oturuyorum. Çocuklarım aynı okullarına gidiyorlar. Yurt içi, yurt dışında her sene aynı yere gidiyorum, aynı uçaklara biniyorum, aynı otellerde kalıyorum. Tarafıma iş teklifi geldiğinde benden beklenen, Medya AŞ’nin kârlı, verimli ve kurumsal bir organizasyon haline getirilmesiydi. Gerek yaptığım yapısal değişiklikler gerekse de ticari faaliyetlerimizdeki verimli uygulamalar neticesinde Medya AŞ zarar eden bir şirketten kâr eden bir şirket hâline geldi.

"Vatan Emniyet’e girdiğimde ben buradan çıkamam diye düşündüm"

Medya AŞ'ye geçişimin temel sebebi var. Bir tanesi başarma arzusu diyeyim, azim diyeyim. Hırs kelimesi biraz daha yıkıcı olduğu için onu tercih etmiyorum. Sürekli tekrar ettiğim için bu firmalarda, kendimi tekrar ediyor hissettim ve yeni bir şeyi öğrenmek, deneyimlemek için İBB’ye geçtim. İkincisi de fayda sağlama arzusu. Sonuç olarak ben bu ülkenin devlet okullarında okudum, iyi de eğitim aldım. Eğitim kalitesi hakikaten çok iyiydi o dönemde. 19 Mart sabahı 05.30-06.00 sularında ani bir olay oldu. Kapım çalındı, ben kendim açtım o zaman. O anki hatıralarımı yaşıyorum. Gözaltına alındım. Vatan Emniyet’e girdiğimde ben buradan çıkamam diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı. Yani tam bir kabus gibiydi. Gerçi bence Vatan Emniyet’teki nezarete göre gerçekten çok daha şeydir, iyidir. Çıkarıldığım mahkemece rüşvet almak suçundan tutuklandım. Örgüt suçuyla da sevk edildim ama örgüt suçundan serbest bırakılmama karar verdi mahkeme. Sadece gizli tanık Çınar’ın yalan beyanıyla rüşvet almak suçundan tutuklandım. İddianame çıkınca gerçek de ortaya çıktı. Çünkü çıkan iddianamede rüşvet almak suçundan bir isnat yok. Rüşvete konu edilebilecek bir eylem de ileri sürülmüyor. İddianamede benimle ilgili Medya AŞ’nin Genel Müdürü sıfatıyla imzam bulunan bazı işlerde usulsüzlükler olduğu ileri sürülmektedir.

"Polis kalmayınca cinayet masadan biz geldik"

Polisler eve geldi. Girince polisler hemen telefonumu aldılar, ‘Hiçbir şeye dokunmayın’ dediler. Çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, ‘Bir su vereyim’, ‘Hayır’. Küçük kızım okula gidecek, ‘Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın’ diyor sürekli polis bey, komiser herhalde. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı, en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu.‘Kaşe var mı’ dedi. ‘Ne kaşesi’ dedim. ‘Şirket kaşesi’ dedi. ‘Yok. Ben şirketin genel müdürüyüm, kaşeyi ne yapayım’ dedim. ‘Arayın evi. Kimse yerinden kımıldamasın’ filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve bana sarılmak istiyorlar. ‘Sakın kimse birbirine dokunmasın’ filan dedi. Dedim ‘Siz mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız’. Polis, ‘Biz cinayet masadan geliyoruz’ dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben ‘Ne cinayeti’ dedim. ‘Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik’ dedi.

İnsani olan bir polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde -başına bir şey gelmeyecekse- annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, ‘Kızınız iyi’ dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızımın da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabii akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan’a girdik emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm ama sonra ben ikinci kez girdim herhalde nezarete. Asistanım vardı. ‘Sen niye buradasın’ dedim. ‘Beni de aldılar Pınar Hanım’ dedi. Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabii hiç görmemişsinizdir muhtemelen, görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün, bilmiyorum; bir kadın memur geldi, ‘Arama yapacağız’ dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Ben de gittim.

"Çıplak aramayı yapan utansın, ben utanmıyorum"

Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. ‘Soyun’ dedi. ‘Nasıl yani’ dedim. Eldiven taktı eline. Arkada klasörler, çok küçük bir oda. ‘Üstünü çıkar’ dedi. Üstümü çıkardım. Kontrol yaptı. ‘Tamam. Üstünü giyebilirsin’ dedi. ‘Gidebilir miyim’ dedim. ‘Hayır. Eşofmanını da indir’ dedi. İndirdim. ‘Çamaşırını da’, ‘Nasıl yani’ dedim. ‘İndireceksin’ dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. ‘Şimdi yere çömel’ dedi. Utananlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani bu insanların onurunu, gururunu yıkmak için yapılıyormuş ama yapan utansın, ben utanmıyorum. ‘Cinsel organını aç’ dedi. ‘Başını, arkanı dön, eğil’ filan. ‘Tamam’ dedi. Hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş’un çığlıklarıyla Elif’in ağlamasını hiç unutmuyorum.

"Birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz"

İnsan cezaevine düşeceğini, bir de böyle yedi sülalesinde böyle bir şey olmayınca, hiç suça bulaşmayınca filan hiç insanın aklının ucundan geçmiyor ama olabiliyormuş. Her şey insana dairmiş. Geldik, biz 5 kadınız. Bir de dışarıdan bir firma temsilcisinin eşiymiş, o var. ‘Sizi 6 kişilik koğuşa koyacağız’ dediler. Biz çok sevindik. Sonra müdür hanım, ‘Adalet Bakanlığı’ndan talimat geldi. Sizi ayrı ayrı koyacağız’ dedi. Bizi götürdüler. Biz el eleydik Elif’le (Atayman) zaten. İlk koğuşun kapısına geldik, ‘Burası sen’ dediler. Açtılar koğuşu, koydular beni içine. Kapı kapandı. Ben hemen cama koştum. Cama koştum çünkü bir yanımdaki koğuşa Elif’i, Fatoş’u (Ayık) koydular mı diye... Sonra Fatoş’u, sonra Elif’i. Fatoş çok çığlık atıyordu. Fatoş çok çığlık atınca ona bir şey olacak diye ben bari susayım dedim. Çünkü birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz. Bir de daha fenası ses gelmezse birbirimizi görmüyoruz, camdan konuşuyoruz.

"Verecektin ifadeni gidecektin"

Sonra ertesi gün mazgal açıldı, infaz koruma memuru bana ‘SEGBİS’ dedi. Dedim ki ‘O ne’. ‘Mahkemeye çıkacaksın’ dedi. ‘Ben daha yeni tutuklandım’ dedim. ‘Dün çıktım mahkemeye’ dedim. ‘Yine çıkacaksın’ dedi. Dedim herhalde idam edecekler ya da müebbet verecekler, hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. ‘Dur, niye ağlıyorsun’ dedi. Dedim ki ‘‘Ben bilmiyorum, bu ne, SEGBİS ne’. ‘Böyle online ekrana bağlanıyorsunuz’ dedi. Ben gittim, oturdum. Karşımda bir ekran açık ama ‘Adalet mülkün temelidir’ yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor. Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü savcı bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı. Savcım, size soracağım şimdi. Böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki, ‘Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda. Ben sana ne dedim? Ben senin ne olduğunu biliyorum ama bu adamlar sana kumpas kuracak demedim mi? Niye konuşmadın sen? Verecektin ifadeni gidecektin’ dedi. ‘Ama sayın savcım, ben bildiğim her şeyi anlattım’ dedim.

"Artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını"

‘Bak şimdi sen git. Eşyalarını topla. Ben sana Çağlayan’dan araba göndereceğim. Geleceksin. Burada bana ifadeyi vereceksin, buradan çocuklarına gidersin’ dedi. Ben de dedim ki ‘Savcım yeniden ifade vermemi istiyorsanız veririm. Bir avukatıma sorayım’. Karşımdaki savcıya ‘Yok efendim’ diyecek halim yok. Ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. ‘Tamam. Ben avukatıma bir danışayım’ dedim. Böyle yaptı (masaya vurarak) ‘Hala avukat diyorsun bana. Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekarsın, değil mi? Velayetleri de sende? Senin çocukların reşit de değildi, değil mi? Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını’ dedi. Bir anneye böyle denir mi? ‘Mal varlığı tedbiri için karar var benim elimde ama ben 28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre veriyorum’ dedi. Savcım bunu dedi ve o gün tebliğ edildi. ‘Ya bana gelir konuşursun ya da malını mülkünü de alacağım’ dedi.

"Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki?"

Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce’de benim insan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce’ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Ben Medya AŞ Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben yüzde 100 beraat edeceğime, yüzde 90 bile değil, inanıyorum ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya AŞ Genel Müdürü Pınar’ı yargılayın. Anne olarak benim çocuklarıma yazık günah değil mi?

Geçen sene mezun oldu Nehir. Londra’ya gidemedik. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda yüzde 1’lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki, ‘Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım’. Yani bacak kadardı onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum. Bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair böyle bir yaşama sevincim kalmadı. Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem, babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki, ‘Keşke idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş’. O kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok ama sayın hakim, lütfen vicdanınıza sesleniyorum, sayın savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar’ı yargılayın da anne Pınar’ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum."

Kaynağa Git

İlgili Haberler