İran ile ABD arasında “İslamabad Mutabakatı”nın imzalanmasının ardından, savaştan kimin kazançlı çıktığı yönündeki değerlendirmeler sürüyor. Metnin ruhuyla da örtüşecek şekilde yaygın kanı, ABD’nin geri adım attığı yönünde. Ancak 60 günlük ateşkes/müzakere süreci, tarafların ellerindeki kozları yeniden kullanılır hale getirmeye çalıştığı yeni bir aşamanın başlangıcı olarak da görülebilir. Bu yanıyla kırılgan ateşkes endişe verici. Ancak, askeri çatışmaların yeniden başlama ihtimalinin azalmış olması bile önemli bir kazanım. İran halkı için de öyle…
İran toplumu şu anda korku ile umut arasında bir arafta, hem tehditleri hem de fırsatları barındıran ikili bir durumun içinde yer alıyor. Savaş, zaten yaralı olan İran ekonomisi üzerinde yıkıcı etkiler bıraktı ve geçim sıkıntısı daha da derinleşti. Halk kimi zaman günlük ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor. Öte yandan İran rejimi, ABD ve İsrail'e karşı dik durduğu ve başarı kazandığı anlatısıyla içeride bazı kesimlerle yeniden birleşme fırsatı buluyor. Ancak bu, demokratik muhalefetin üzerine çok daha sert gitme özgüvenine de dönüşebilir.
Bu tehditlerin yanı sıra bazı fırsatlar da doğmuş durumda. Rejimin kendisi bile yaşananların sadece hükümetin performansından değil, bilakis İran toplumunun direnişinden ve dik duruşundan kaynaklandığını defaatle vurguluyor. Nitekim İran halkı “özgürlük” vadeden emperyalist barbarlara, tereddüt etmeksizin karşı durdu. Bu durum, toplumsal bağların güçlenmesine ve kolektif özgüvenin artmasına yardımcı oluyor. İran toplumu bu süreçte, çoğunlukla diaspora kökenli ve Şahçı, Trump-İsrail yanlısı sağ-liberal ‘muhalif’lere de dersini verdi. Muhalefet için “üçüncü yol” bu süreçte hiç olmadığı kadar belirginleşti.
İran’daki muhalif hareketler şunu açıkça söylüyor: “Savaşın kasvetli gölgesi kalktıktan sonra, İran'daki demokrasi arayışı ve sınıf mücadelesi artık daha farklı bir kulvarda ilerlemek zorunda. Bu yeni yol, hem mevcut rejimle arasına net bir sınır çekmeli hem de emperyalist güçlerin ekseninde hareket eden, dışa bağımlı bir ‘muhalefet’ çizgisiyle bağlarını tamamen koparmalıdır.”
Diğer taraftan ülke, birinci Hamaney döneminden ikinci Hamaney dönemine geçerken iktidar yapısı kendi içinde de çekişme ve çatlaklar barındırıyor. Çeşitli güçler arasında bir denge rolü bulunan Ali Hamaney'in savaşın başında öldürülmesinin ardından, kökleri Ahmedinejad dönemine kadar uzanan iktidar içi çatışmalar iyiden iyiye açığa çıktı. Bu gerilim özellikle son iki aydır daha da şiddetlendi.
Sahada tek bir güç galip değil
Radikal muhafazakarların önemli kanadı, Payidari (İstikrar Cephesi) şöyle diyor: “Biz, ABD ve İsrail düşmanlığı dahil olmak üzere devrimin ilke ve ideallerine sadık kalmaya devam ediyoruz.”
Ilımlı ve reformcu gibi isimlerle anılan karşı taraf ise şu argümanı savunuyor: “Hayır, asıl biz gerçekçi bir yaklaşımla, müzakereler yoluyla ve savaşı sonlandırarak rejimi koruyoruz.” Müzakere sürecinin önemli isimleri Meclis Başkanı Khalibaf ve Dışişleri Bakanı Arakçi de bu ekipten.
Nihayetinde her iki taraf da temel amaçlarının "rejimi korumak" olduğunu söylüyor, ancak taraflardan biri ideolojiyi ve ‘İslam devriminin ideallerini’ öncelerken, diğeri doğrudan rejimin devamlılığını ön plana koyuyor.
Payidari, devlet televizyonundaki propaganda ekibinin bir kısmı ve rejim içindeki anlaşma karşıtı klikler sadece ideolojik bir gürültü koparmıyor; şunu biliyorlar ki eğer Hürmüz Boğazı açılırsa, Devrim Muhafızları deniz ve kara cephelerinde geri adım atarsa, Lübnan konusu belirsiz kalırsa, nükleer faaliyet denetim sürecine girerse, füze meselesi Batı'nın, G7'nin ve Körfez ülkelerinin sonraki baskı süreçlerine devredilirse, yaptırımların kaldırılması aşamalı hale getirilip ekonomik nefes alma ihtimali yabancı sermaye şartına bağlanırsa, İran rejiminin sert güç unsurlarının bir kısmı bu anlaşma uğruna harcanmış olacak.
Hamaney'in öldürülmesinin ardından birçok kişi, onun yokluğunun İran rejiminin çöküşüne yol açabileceğini düşünüyordu. Ama bu olmadı ve İran’da liderlik makamının ötesinde bir kurumsal yapının var olduğu görüldü. Bu yapı, ağırlıklı olarak askeri veya yarı askeri nitelikte ve önemli bir sermaye birikimini de kontrol eden, Devrim Muhafızları, Liderlik Ofisi (Beyt) ve bunlara bağlı güçlerden oluşuyor. Şu anda, biri ideolojiye, diğeri ise müzakereler yoluyla rejimin bekasına öncelik veren iki kamp arasındaki güç savaşı hala devam ediyor ve henüz hiçbir taraf kesin üstünlük sağlamış değil.
Nihai yönelimin ne olacağını anlamak, ancak bu iki akımdan birinin –özellikle askeri güçlerin ve Devrim Muhafızları'nın desteğini arkasına alarak– net bir üstünlük kurmasıyla mümkün olacak. Şu an müzakereleri yürüten grup daha güçlü bir desteğe sahip ve görünüşe göre liderlik ekibiyle de uyum içinde hareket ediyor.
Fakat muhafazakarlar savaş süresince halkı sokaklarda tutmak için büyük çaba sarf etti ve artık rotayı bir anlaşmaya doğru kırmak o kadar kolay değil. Müzakereciler, Paydari Cephesi ve rejimin sahadaki tabanını ikna edip yanlarına çekmeden bir karar alırsa kesinlikle sorunla karşılaşacaktır.
İçeride yoğunlaşan baskı, kırılgan denge
İçeride baskı mekanizması da işlemeye devam ediyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde “Parastoo Ahmadi” ve ekibine düzenledikleri online konserde “Toplumsal iffeti zedeledikleri” bahanesiyle kırbaç cezası verildi, İran’ın en iyi üniversitesi “Şarif”de okuyan 7 öğrenci ihraç edildi. Savaşın ilk 65 günü boyunca İran'da en az 31 idam infazı gerçekleştirildiği ve bunlardan 22'sinin siyasi tutuklular ve casusluk gibi suçlamalar yöneltilen kişiler olduğu raporlanıyor.
Ancak 2009’daki Yeşil Dalga protestolarının lideri Mir Hossein Musavi’nin serbest kalması da içerideki politik mevzilenme açısından bir anlam taşıyor. Rejim, içerideki muhalefetin bir kesimini savaş fırsatıyla tasfiyeye girişirken, reformculara tekrar alan açılıyor.