Ana içeriğe geç

Televizyon; günümüzün pandora kutusu

Mehmet Utku Şentürk yazdı

Televizyon; günümüzün pandora kutusu
Nefes Gazetesi
16

Gazetelerin birinci sayfaları tanıdık simalarla doludur. Defalarca gördüğümüz ve daha pek çok kez göreceğimiz insanlar büyük laflar eder, büyük polemiklere imza atar, büyük işler başarırlar. Önemli bir bölümü siyasetçidir bu insanların. Yine de sporcusu, sanatçısı, ekran yüzü eksik olmaz elbette.

Üçüncü sayfalarda yer alanlar ise çoğunlukla ilk ve son defa gazetede yer alan insanlara ayrılır. Andy Warhol’un kehanetinde işaret ettiği “15 dakika” en çok bu sayfalarda gerçek olur. İnsanların üçüncü sayfada bulunmaktan dolayı okurların zihninde işgal ettikleri zaman dilimi, haberin okunma süresiyle sınırlıdır.

Birinci sayfadaki haberlerin kahramanları isimleriyle, kimlikleriyle anlatılır. İnsanlar onlar hakkında konuşurken isimlerini tekrar eder. Oysa üçüncü sayfa haberleri çoğu zaman “bir adam”, “bir genç”, “bir kadın” diye aktarılır. Çünkü şiddetin kurbanları da failleri de çoğu zaman birer istatistik, birer haber başlığı haline gelir.

Cinayetler, cinnetler, intiharlar, saldırılar ve kadına yönelik şiddet bu sayfaların değişmeyen başlıklarıdır.

Bugün geldiğimiz noktada üçüncü sayfa haberleri artık yalnızca gazetelerin sayfalarında kalmıyor. Televizyon ekranlarından, sosyal medya platformlarından, dijital haber akışlarından günün her saatinde evlerimize, çocuklarımızın zihinlerine ve bilinçaltımıza taşınıyor.

Türkiye’de şiddetin görünürlüğü giderek artarken, çocukların ve gençlerin şiddetle kurduğu ilişkinin biçimi de değişiyor. Okul çevrelerinde yaşanan saldırılar, gençler arasında bıçak ve benzeri kesici aletlerin yaygınlaşması, küçük yaşlarda başlayan akran şiddeti toplumun en önemli sorunlarından biri haline geliyor.

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da okullarda yaşanan saldırılar, eğitim kurumlarının bile şiddetten tamamen korunmuş alanlar olmadığını gösterdi. Okul, çocukların güvenli biçimde büyümesi gereken bir alan olması gerekirken; zaman zaman korkunun ve tehdidin konuşulduğu bir mekâna dönüşebiliyor.

Daha dün çocuk yaşta hayatını kaybeden Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan cinayetleri ise hepimize aynı soruyu sordurdu: “Bir çocuğun eline bıçak almasını, bir başka çocuğun hayatını yok etmeyi göze almasını hangi toplumsal iklim hazırlıyor?”

Bu sorunun tek bir cevabı yok elbette. Aile yapısından eğitim sistemine, sosyal çevreden ekonomik koşullara kadar pek çok faktör bu tabloyu etkiliyor. Ancak göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek daha var: Şiddetin sürekli gösterildiği, sıradanlaştırıldığı ve hatta zaman zaman kahramanlık biçimi olarak sunulduğu bir kültürel iklimde yaşıyoruz.

Ya evlerimize ve bilinçlerimize kan boca eden televizyon ekranlarına ne demeli?

Bir eğlence kutusu olarak görmek gerek televizyonu. Belgeselinden haberlerine, reality şovundan yarışmalarına kadar beyaz camın temel amacı çoğu zaman eğlendirmektir. Ancak eğlence hiçbir zaman masum ve tarafsız bir alan değildir.

Tam tersine eğlence, tarihin en güçlü ideoloji aktarım araçlarından biridir.

Marx’ın “yanlış bilinç” olarak tanımladığı, Lenin’in farklı bir anlam yüklediği ideoloji; yalnızca siyasi metinlerle değil, hikâyelerle, karakterlerle, dizilerle, görüntülerle aktarılır. İnsanlar çoğu zaman farkında olmadan ekranlarda gördükleri davranış biçimlerini normalleştirir.

Televizyonun ve dijital ekranların en tehlikeli tarafı da burada ortaya çıkar.

“Öldüren eğlence”dir televizyon.

Öldüren; çünkü gösterdiği şeyi anlamından koparıp sıradanlaştırır. Şiddeti bir insanlık dramı olmaktan çıkarıp bir seyir nesnesine dönüştürür. Cinayeti, dayağı, tehdidi, intikamı ve zorbalığı tekrar tekrar göstererek insan zihnindeki sınırları aşındırır.

Bugün kadın cinayetlerine baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Dizilerde yıllarca güçlü erkek karakterlerin şiddet kullanarak sorun çözdüğü, kadının ise çoğu zaman edilgen bir figür olarak konumlandırıldığı hikâyeler izlendi. Tokat atan, tehdit eden, zor kullanan erkek karakterler kimi zaman “güçlü”, “koruyucu” veya “aşık” figürler olarak sunuldu.

Oysa ekranda normalleştirilen her davranış, gerçek hayatta toplumun bilinçaltına küçük bir iz bırakır.

Kadına yönelik şiddetin artışında tek sorumlu televizyon değildir elbette. Ancak şiddeti görünür kılan, tekrarlayan ve zaman zaman dramatize ederek tüketilebilir bir ürüne dönüştüren medya dili bu sorunun önemli parçalarından biridir.

Bugün bir cinayet haberinin ardından sosyal medyada oluşan yorumlara baktığımızda da benzer bir sorun görürüz. Şiddet sadece yaşanmıyor; aynı zamanda izleniyor, paylaşılıyor, tartışılıyor ve bazen farkında olmadan yeniden üretiliyor.

Televizyon artık yalnızca salonlarımızdaki ekran değildir. Telefonlarımızdaki küçük ekranlar da aynı etkiyi taşımaktadır.

“Modern cehalet” belki de bugün hiç olmadığı kadar güçlüdür.

Buna “enformatik cehalet” de diyebiliriz.

Çünkü bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz; fakat anlamaya, sorgulamaya ve düşünmeye ayırdığımız zaman giderek azalıyor.

Televizyon ve dijital medya bize sürekli yeni görüntüler sunuyor; ancak her görüntü bilgi üretmiyor. Bazen tam tersine düşünme kapasitemizi azaltıyor. Çok şey izleyip çok az şey anlayan, çok fazla haber tüketip çok az analiz eden bir toplum haline geliyoruz.

Bilgi; niyet, sabır ve hazırlık ister. Oysa ekran kültürü bize hızlı tüketilen, hemen unutulan, duygularımızı harekete geçiren ama düşünmemize zaman bırakmayan bir dünya sunuyor.

Bu nedenle bugün artık sadece öğrenme kuramlarından değil; öğrenerek cahil kalma, izleyerek duyarsızlaşma ve gördükçe şiddete alışma süreçlerinden de söz etmek gerekiyor.

Televizyon ve ekranlar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası.

Ancak mesele ekranın varlığı değil; ekranın bize ne gösterdiği, neyi normalleştirdiği ve zihnimizde nasıl bir dünya kurduğudur.

Pandora’nın kutusu açıldığında içinden hem umut hem kötülük çıkmıştı.

Bugünün Pandora kutusu ise ekranlarımızdır.

İçinden bilgi de çıkabilir, ilham da…

Ama kontrolsüz bırakılırsa korku, şiddet ve cehalet de çıkabilir.

Belki de asıl mesele şudur:

Çocuklarımızın ellerinden telefonu, gözlerinin önünden ekranı almak değil; onlara baktıkları şeyin anlamını sorgulayabilecek bir bilinç kazandırmaktır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler