Arnavutluk son bir haftadır ayakta; başkent Tiran başta olmak üzere birçok kentte binlerce kişi sokaklarda.
Arnavutluk’ta göstericilerin öfkelerinin merkezinde ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in Arnavutluk kıyılarında hayata geçirmek istediği milyarlarca dolarlık turizm projesi bulunuyor. Proje, Arnavutluk’ta kıyı kesimindeki kamusal alanları kapsıyor. Göstericiler, siyasal nüfuz kullanılarak kendi doğal miraslarının uluslararası sermayeye açılmasını protesto ediyorlar.
Protestolara konu olan iddialar çok ciddi: Başbakan Edi Rama hükümetinin Arnavutluk’ta koruma altındaki kıyı bölgeleriyle ilgili mevzuatı değiştirdiği, çevresel koruma statülerinin yatırım projelerine göre yeniden düzenlendiği ve bazı hassas ekosistemlerin tehdit altında olduğu öne sürülüyor. Muhalefet ise bunun yalnızca bir yatırım hikâyesi değil, siyasi güç ile ekonomik çıkarın iç içe geçtiği yeni bir düzenin sembolü olduğunu savunuyor.
Aslında Arnavutluk’ta yaşananlar, son yıllarda Batı demokrasilerinde giderek daha görünür hale gelen daha büyük bir tartışmanın parçası.
Trump ailesi eleştirilerin odağında
Arnavutluk’ta protestolara neden olan Trump’ın damadı Kushner’in “tatil köyü” projesi sadece buzdağının görünen ucu gibi.
ABD Kongresi’ndeki Demokrat vekil ve senatörler, Kushner hakkında resmi bir soruşturma başlatmanın eşiğinde. Üstelik bu soruşturmanın konusu Arnavutluk da değil, Ortadoğu.
Jared Kushner’in yatırım şirketi Affinity Partners’ın milyarlarca dolarlık sermayesinin önemli bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinden geldiği biliniyor. Aynı dönemde Kushner’in Ortadoğu dosyalarında etkili bir aktör olmaya devam etmesi ise Washington’da, özellikle Kongre’deki Demokrat kesimde ciddi soru işaretleri yaratıyor. Kushner’in hem yabancı devlet fonlarından milyarlarca dolar alıp hem de Başkan Trump’ın görevlendirmesiyle, o ülkelerle ilgili diplomatik süreçlerde etkili olması büyük tartışma konusu.
Bugünlerde sadece Kushner değil, Trump ailesinin tümünün attığı mali adımlar, yatırımlar, borsadaki hareketleri mercek altında.
Donald Trump Jr.’ın savunma sektöründeki yatırımları ve Pentagon ile iş yapan şirketlerle bağlantıları, Eric Trump’ın teknoloji ve savunma alanındaki girişimleri, Trump ailesinin kripto para ve gayrimenkul yatırımları da Amerikan medyasının ve Washington’daki muhalif çevrelerin sürekli gündemde tuttukları soru işaretleriyle irdeleniyor.
Bir önceki dönem de Biden’ın oğlu mercek altındaydı
İlginç olan ise güç istismarı iddialarının bugün Trump ailesine yöneltiliyor olmasına rağmen, benzer suçlamaların birkaç yıl önce Biden ailesine yöneltilmiş olması.
Joe Biden’ın başkanlığı döneminde oğlu Hunter Biden neredeyse tek başına bir siyasi gündem maddesine dönüşmüştü. Ukraynalı enerji şirketi Burisma’daki görevi, Çin bağlantıları, yurtdışı iş ilişkileri ve dizüstü bilgisayarı hakkındaki iddialar yıllarca Amerikan siyasetinin merkezinde yer aldı. Cumhuriyetçiler, Hunter Biden’ın iş ilişkilerinin babasının siyasi konumundan faydalanıp faydalanmadığını sorguladı. Demokratlar ise herhangi bir suçun kanıtlanamadığını savundu. Ancak tartışma hiç bitmedi.
Bugün ise ilginç bir tablo ortaya çıkmış durumda, çünkü bu kez Hunter Biden yaptığı sosyal medya paylaşımları ile Trump ailesini hedef almaya başladı.
Paylaşımlarında kendi Ukrayna bağlantılarının, sanat eserlerinin, mali ilişkilerinin ve kişisel hayatının yıllarca medya tarafından didik didik edildiğini hatırlatan Hunter Biden, buna karşılık Jared Kushner’in Körfez sermayesinden milyarlarca dolar toplamasının, Arnavutluk’taki tartışmalı projelerinin ve Trump ailesinin uluslararası ticari faaliyetlerinin aynı ölçüde sorgulanmadığını savunuyor.
Tüm dünyada aynı sorun; güç yozlaşması
Aslında burada mesele Trump ya da Biden değil; Hatta ABD de değil. Sorun çok daha büyük. İster demokrasi olsun, ister güçlü tek adam rejimi, günümüzde pek çok ülkede giderek güçlenen bir eğilim var.
Siyasi iktidar ile ekonomik güç arasındaki mesafe daralıyor. Aile üyeleri, danışmanlar, yakın çevreler ve siyasi ağlar devlet gücüne erişim sayesinde büyük ekonomik avantajlar elde edebiliyor. Sonrasında bu ekonomik güç yeniden siyasi nüfuzu besliyor ve bir tür kapalı döngü oluşuyor.
İtalya’da ilk Berlusconi’nin Başbakanlığı dönemine görünür olan bu trend, Rusya’da Putin çevresinde oluşan ekonomik yapılardan, Çin’de Devlet Başkanı Şi’nin ordunun tepe yönetimini değiştirme hamlelerine kadar birçok örnekte hep aynı modeli gösteriyor: Güç servet yaratıyor, servet gücü koruyor.
Nitekim bugün Macaristan’da da Orban sonrası döneme ilişkin tartışmaların merkezinde yalnızca siyasi iktidarın el değiştirmesi üzerinde durulmuyor. Asıl tartışma, Orban’ın Başbakan olduğu son onbeş yılda devlet ihalelerinden medya sektörüne, enerji yatırımlarından bankacılık sistemine kadar uzanan geniş bir ekonomik ağın nasıl şekillendiği ve olası bir iktidar değişiminde bu yapının nasıl dönüştürüleceği üzerine yoğunlaşıyor. Muhalefet çevreleri, siyasi iktidarın çevresinde oluşan ekonomik seçkinlerin ülkenin karar alma mekanizmaları üzerinde kalıcı bir etki yarattığını savunurken, Orban yanlıları ise bunun güçlü bir ulusal sermaye sınıfının ortaya çıkması anlamına geldiğini öne sürüyor.
Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, Macaristan örneği de siyasal güç ile ekonomik çıkar arasındaki ilişkinin günümüz demokrasilerindeki en önemli tartışma başlıklarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Siyaset yatırım aracı mı oldu?
Bugün Arnavutluk’taki protestoların küresel yankı uyandırmasının nedeni de bu; çünkü Arnavutlar çıktıkları sokak protestolarında yalnızca bir kıyı şeridini ya da bir doğal yaşam alanını savunmuyorlar. Aslında savunmaya çalıştıkları şey, siyasetin tamamen bir yatırım aracına dönüşmediği bir düzen.
Demokratik sistemlerin önündeki en büyük sınav da tam burada başlıyor. Sandıkların kurulması artık tek başına yeterli değil. Asıl mesele, seçilmişlerin çevresinde oluşan aile ve çıkar ağlarının ne kadar denetlenebildikleri.
Demokrasiler bazen darbelerle yıkılmaz. Yavaş yavaş, sessizce ve “hukuka uygun görünen” işlemlerle aşınır ve çoğu zaman bu aşınma, siyasi güç ile ekonomik çıkar arasındaki sınır ortadan kalktığında başlar.
Bu süreçte Trump’ın damadı Kushner gibi isimlerin diplomatik temaslarda oynadığı rol ise çıkar çatışması tartışmalarını daha da görünür hale getiriyor.
Tiran sokaklarında dile getirilen öfke, Washington’da Kongre koridorlarında sorulan sorularla aynı noktada birleşiyor: Devlet yönetimi ile özel servet birikimi arasındaki çizgi nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Trump ailesine yönelik eleştiriler haklı ya da haksız olabilir. Soruşturmaların sonucunu zaman gösterecek. Ancak bugün görünen gerçek şu:
Arnavutluk kıyılarından Washington’a, Körfez sermayesinden Ortadoğu diplomasisine uzanan geniş bir ağ içerisinde artık yalnızca yatırım projeleri değil, demokrasilerin şeffaflığı ve siyasi sistemlerin dayanıklılığı da tartışılıyor.
Ve bu tartışma, önümüzdeki dönemde, özellikle de kasım ayında ABD Kongresi için yapılacak ara seçimlerden sonra Trump yönetiminin karşı karşıya kalacağı en büyük siyasi sınavlardan biri olmaya aday görünüyor.
Sadece ABD’nin değil, tüm dünyanın, elbette Türkiye’nin de demokrasi ile güç zehirlenmesi arasındaki bağı tartışmasının zamanı geldi de geçiyor aslında...
Türkiye’de durum ne?
Türkiye de tartışmalardan azade değil elbette. Ana muhalefetteki CHP’nin belediye başkanları “yolsuzluk” gerekçesiyle birer- ikişer görevden alınırken, iktidar cephesine mensup siyasetçiler hakkındaki yolsuzluk ya da görevi kötüye kullanma iddialarına ilişkin haberlerin mahkeme kararlarıyla silinip, yok edilmesine giderek daha fazla tanık oluyoruz. Son örnek Schengen vizesine ilişkin dosya haberler. Türkiye’de muhalefetin yolsuzluğuna ilişkin iddiaları gündeme taşıyan gazeteciler teşvik edilirken, iktidara yakın kişi ve kurumlar hakkındaki iddiaları araştıran gazeteciler, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Son olarak Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın yaşadıkları tam olarak da bunun örnekleri.