Erbaş yazısında şu ifadelere yer verdi: Günümüz popüler kültürünün ve sahne sanatlarının en büyük açmazlarından biri, derinlikli bilgi ile ilgili temellerden yoksun popülist söylemleri mizah adı altında topluma sunmasıdır. Bir stand-up gösterisinde kutsal kitapların kronolojik akışını bir "roman serisine", Kur'an-ı Kerim'in nüzulünü ve "son kitap" oluşunu ise adeta beşerî bir yazarın "aceleyle verilmiş edebî bir kararına" benzeten ifadeler, yalnızca inanç dünyasını incitmekle kalmamakta; ciddi bir mantıksal, edebî ve bilimsel cehaleti de ortaya koymaktadır.
"BENZERİ GETİRİLEMEZ"
Söz konusu sığ ve edepsiz yaklaşımın, Kur'an-ı Kerim'in vahyî özelliği, metinsel korunmuşluğu ve benzerinin getirilemez oluşu gibi mucizevî özelliklerinden ne kadar uzak olunduğunu açıkça göstermektedir.
"ZAMANDAN VE MEKANDAN MÜNEZZEHTİR"
Sahnede dile getirilen "Aklına yeni bir fikir gelse 'son kitap' dedik" cümlesi, Allah'ı zamana bağlı, unutmaya veya fikir değiştirmeye açık beşerî bir figür gibi tasavvur eden, O'nun zamandan ve mekandan münezzeh olduğundan habersiz ilkel bir insan biçimcilik yanılgısıdır.
"PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÖZLERİ DEĞİL"
Halbuki Kur'an, Hz. Muhammed'in (S.A.V.) şahsi düşüncelerinin veya tarihsel birikiminin bir ürünü değil; zamandan ve mekandan münezzeh olan mutlak ilim sahibi Allah'ın Peygamber Efendimiz'e vahyidir. Kur'an bu gerçeği net bir biçimde ortaya koyar: "Eğer o (Peygamber), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun şah damarını koparırdık" (Hâkka Suresi, 44-46).
"KUR'AN YENİ FİKİRLERE İHTİYAÇ DUYMAZ"
Kur'an'ın metninin zamansal akışı içinde yeni fikirlere ihtiyaç duymaması, dinin kemale erdiğinin, evrensel ilkelerin eksiksiz bir şekilde tamamlandığının göstergesidir:
"...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet'i beğendim-seçtim..." (Mâide Suresi, 3).
"BENZERİ ASLA YAZILAMAZ"
Bir edebi eserin kalitesi, başka yazarlar tarafından taklit edilebilmesi ya da aşılabilmesiyle ölçülebilir. Ancak Kur'an, nazil olduğu 7. yüzyılın en zirve noktası olan Arap belagati ve edebiyatı karşısına çıktığında, bir benzerinin getirilemeyeceği konusunda tüm insanlığa meydan okumuştur. Literatürde "tahaddî" olarak bilinen bu süreç, Kur'an'ın benzerinin bir insan tarafından asla yazılamayacağını ilan eder: "De ki: Kuran'ın bir benzerini getirmek üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine destek olsalar bile, yine de onun bir benzerini getiremezler" (İsrâ Suresi, 88).
Kur'an bu meydan okumayı önce tüm metin, sonra on sure ve nihayetinde bir tek sure seviyesine kadar indirgemiştir: "Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz! Bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının; o, inkârcılar için hazırlanmıştır" (Bakara Suresi, 23-24).
"MEKKELİ MÜŞRİKLER BİLE BUNU YAPMADI"
Benzeri yapılamayan bir mucizeyi "serinin son kitabı" gibi sıradanlaştırmaya çalışmak büyük bir cehalettir, ahlaksızlıktır. Bunu Mekke'nin müşrikleri bile yapmamışlardır. İnanmasalar da en azından "bu insan sözü olamaz" demişlerdir.
"SANATSAL TÜKENMİŞLİĞİN BİR GÖSTERGESİ"
Milyarlarca insanın hayatı anlama ve anlamlandırma biçimini şekillendiren Kur'an-ı Kerim'i popüler kültürün tüketim diliyle karikatürize etmek, entelektüel bir sığlığın ve mantık hatasının ötesine geçemez. Gerçek mizah toplumsal aksaklıkları zekayla beslemelidir; mukaddesata saldırarak cehaleti perdelemeye çalışmak ise yalnızca sanatsal bir tükenmişliğin ve edepsizliğin göstergesidir.