Umut Can FIRTINA
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta “nükleer silahları” gerekçe göstererek İran’a saldırılarıyla başlayan savaşta 100 gün geride kaldı. Aradan geçen 100 gün, Donald Trump’ın dümene geçtiği Amerikan emperyalist saldırganlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererken “savaş makinesinin” sınırları ortaya kondu. Küresel kapitalizmin yapısal krizini derinleştiren savaşın insani, ekonomik ve siyasi maliyeti giderek artarken dünyanın dört bir yanında savaş karşıtlığı yükseliyor.
Resmi verilere göre savaşta en az 7 bin kişi yaşamını yitirirken ölümlerin neredeyse tamamı, Lübnan ve İran’da yaşandı. Lübnan'da 3 bin 593, İran'da ise 3 bin 468 kişi hayatını kaybederken Körfez ülkelerinde 29, İsrail’de 26 kişi yaşamını yitirdi; 13 ABD askeri öldü.
İsrail, ordusu Lübnan’ın güneyinden başlattığı işgalle ülkenin 5’te 1’ini ele geçirmiş durumda. İsrail’in 17 Nisan’da yürürlüğe giren ateşkese rağmen 1,5 milyon kişinin yerinden edildiği Lübnan’da saldırılarını sürdürüyor.
ÇIPLAK EMPERYALİZM VE ABD’NİN SINIRLARI
Savaşın başlamasıyla birlikte ABD, devasa teknolojik üstünlüğünü ve ateş gücünü devreye soktu. Ancak 100 günün sonunda ortaya çıkan tablo, konvansiyonel askeri gücün siyasi bir netice almaya yetmediğini gösterdi. İran’ın geniş coğrafyası, olası saldırılara karşı hazırlık ve yerleşik savunma kapasitesi, ABD’nin "hızlı sonuç" stratejisini boşa çıkardı. ABD tüm askeri yığınağına rağmen doğrudan işgal veya rejim değişikliği hedeflerinden, maliyeti her gün artan bir "yıpratma savaşına" hapsoldu.
HÜRMÜZ DÜĞÜMÜ VE KIRILGAN EKONOMİ
Savaşın ekonomik boyutu, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve bölgedeki enerji tesislerinin hedef alınmasıyla küresel bir krize dönüştü. Savaş öncesinde varil başına yaklaşık 70 dolar seviyesinde bulunan Brent petrolün fiyatı kısa sürede 100 doların üzerine çıktı ve zaman zaman 120 dolara yaklaştı. Al Jazeera'nin derlediği verilere göre en az 146 ülkede benzin fiyatları yükseldi.
Dünya petrol trafiğinin beşte birinin geçtiği bu rotanın felç olması, küresel kapitalizmin "tek taraflı bağımlılığını" ve tedarik zincirlerinin zayıflığını gösterdi. Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş, sadece enerji sektörünü değil, taşımacılıktan gıdaya kadar tüm üretim maliyetlerini vurdu. Batı merkezli ekonomiler, enerji güvenliğini sağlamak için alternatif yollar üretmekte başarısız olurken Asya ülkeleri, enerji krizini aşmak için önlemleri devreye soktu.
İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ HER ŞEYİN ÜSTÜNDE
Savaşın başından bu yana ABD’nin attığı her adımda Çin’in bölgede artan etkisini kırmak kadar İsrail’e yönelik tehditleri bertaraf etme amacı da öne çıktı. Bu durum, ABD’nin Washington’ın bölge siyasetinin İsrail sağının ajandasına ne denli bağımlı olduğunu kanıtlarken İran’ın misillemelerinin hedefi olan Körfez ülkelerinde sırtını yasladıkları ABD’ye olan güvensizliği derinleştirdi. Ancak ABD, Körfez ülkelerine on milyarlarca dolarlık silah satmaya devam ediyor.
SOKAKLARDA SAVAŞ KARŞITLIĞI YÜKSELİYOR
Savaşın belki de en beklenmedik sonucu, bizzat saldırganlığın merkezi olan ABD ve Avrupa ülkelerinde yaşanan toplumsal kırılma oldu. Özellikle Gazze’deki soykırımlarla ABD üniversitelerinde başlayan ve sendikalara, yerel yönetim temsilcilerine yayılan savaş karşıtı hareket, İran savaşında da ivme kazandı. Kitlesel protestolar, Washington’ın dış politikasını iç siyasette bir meşruiyet krizine soktu. Genç kuşakların emperyalist müdahalelere karşı net tavır alması ve "vergi paralarının savaşa aktarılmasına" yönelik sınıfsal tepki, Batı demokrasilerinin "savaş aygıtı" ile kendi toplumları arasındaki uçurumu derinleştirdi.
BATI İTTİFAKINDAKİ ÇATLAK GÜN YÜZÜNE ÇIKTI
Emperyalist saldırganlığın sınırlarını da ortaya koyan savaşla birlikte müttefiklerin ABD'yi sorgulaması ve denge politikaları, küresel hegemonyanın artık "tek merkezden" yönetilemeyeceğini gösterdi. Savaş, sadece Ortadoğu’da değil Transatlantik ittifakta da bir sarsıntı yarattı.
ABD’nin tek taraflı saldırganlığı, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ile Washington arasındaki çatlağı daha görünür kıldı. Hürmüz’ün kapanmasıyla darbe alan Avrupa ülkeleri, ABD’nin "maliyeti müttefiklere yükleyen" savaş stratejisine karşı çıktı. Trump’ın savaşa girerken “kendilerine danışmadığına” dikkat çeken Avrupalı liderler, ABD’nin savaşa katılma çağrılarına “Bu bizim savaşımız değil” yanıtını verdi.
İran savaşındaki 100 gün, Avrupa’nın "stratejik özerklik" arayışını ve emperyalist blok içindeki çok parçalı yapıyı gün yüzüne çıkardı. ABD’nin kendi jeopolitik kumarının Avrupa’nın ekonomik ve toplumsal etkileri, Atlantik ittifakındaki tarihsel bağımlılık ilişkisini sorgulatır oldu.
***
‘KÖRFEZ, İRAN VARLIKLARIYLA ONARILACAK’
ABD, Tahran’ın müzakereler için şart koştuğu yurtdışındaki dondurulmuş varlıklarını, İran’ın misillemelerinin hedefi olan Körfez ülkeleri için kullanmayı planlıyor. ABD Hazine Bakanlığı’nın, Ortadoğu’daki savaş nedeniyle Körfez ülkelerinde oluşan zararların giderilmesi için İran’a ait varlıkların kullanımını değerlendirdiği iddia edildi. Amerikan basınında yer alan haberlere göre ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın, bölgedeki müttefiklerinin uğradığı zararın hesaplanması için ekip gönderdiği aktarıldı. İran lideri Ayetullah Mücteba Hamaney’in danışmanı ve eski Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Tümgeneral Muhsin Rızai, muhtemel bir anlaşmanın kendilerine ait 24 milyar dolarlık varlığın serbest bırakılmasına bağlı olduğunu söyleyerek “Bu bizim kendi paramız, Amerika’nın değil” demişti.
***
WASHINGTON SON LOKMAYI YUTAMADI
Prof. Dr. İlhan Uzgel:
Amerikan hegemonyasının artık yerel savaşlarda çok daha fazla zorlandığını görüyoruz. ABD, uzun süredir küresel sisteme kafa tutan ve Batı tipi eklemlenmeyi kabul etmeyen rejimleri tasfiye etme politikası izliyordu. Ortadoğu’da Libya ve Suriye gibi örneklerle devam eden bu sürecin son halkası İran’dı. İran, hem stratejik konumu hem Çin ile olan derin enerji ve siyasi ilişkileri nedeniyle ABD için büyük önem taşıyor. ABD’nin temel motivasyonu, İran’ı sistem dışına iterek Çin’in enerji bağlantılarını kesmek ve Ortadoğu’da batı sistemine uyumlu olmayan bu son aktörü dönüştürmekti.
İRAN MESELESİ BİTMEDİ
İsrail’in gündemi ise ABD’den biraz daha farklı; onlar için asıl mesele İran’ın nükleer kapasitesi ve Hamas, Hizbullah, Irak ve Suriye üzerinden kurduğu vekil güçler ağıydı. Trump ve Netanyahu ikilisi, neredeyse iç içe geçmiş bir liderlik sergileyerek İran meselesini tamamen "halletmek" istediler. Bu süreçte İran’a yönelik saldırılar, ne uluslararası hukuka ne de insani değerlere sığan hamlelerdi. Eğer amaç İran’da rejim değişikliği yapmak idiyse, bu başarısız oldu. Ancak İran ekonomisine ve liderliğine büyük zarar verildiği de bir gerçek. İran sorunu önümüzdeki yıllarda da Ortadoğu’nun gündeminde kalmaya devam edecektir.
Askeri ve stratejik açıdan İran’ın böyle bir savaşa çok iyi hazırlandığını gördük. Elindeki imkanları, Amerikan müttefiklerini vurmaktan Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeye kadar geniş bir yelpazede etkili kullandı. Özellikle 2025 Haziran’ındaki çatışmalarla kıyasladığımızda, İran’ın hedef belirleme konusundaki isabet oranının arttığı görüldü; ABD Dışişleri de İran’ın bu konuda Çin’den uydu ve teknoloji desteği aldığını teyit etti. İran, bu "büyük lokmayı" yutturmayacağını, saldırıları absorbe edebileceğini ve karşı hamleler yapabileceğini kanıtladı.
YENİ ‘1968’ POTANSİYELİ
Dünya genelindeki toplumsal tepkilere gelirsek; Gazze ve Batı Şeria’da yaşananlar, 70 binden fazla insanın öldüğü, soykırıma varan bilinçli bir katliamdır. Bu durum Batılı toplumların gözünde İsrail’in itibarını tarihin en düşük seviyesine indirdi. İspanya, Norveç, Belçika ve İrlanda gibi ülkelerin bu denli sert tepki göstermesi, siyasetçilerin kendi kamuoylarının baskısı altında kalmasından kaynaklanıyor. Genç kitleler arasında sadece savaş karşıtlığı değil, küresel kapitalizmin sunduğu geleceksizliğe, konut krizine ve ekonomik daralmaya karşı da büyük bir öfke birikmiş durumda. 1968 olaylarına benzer bir kitleselleşme potansiyeli taşıyan bu enerji, siyasi saldırganlıkla birleştiğinde sistem için en riskli senaryoyu oluşturuyor.
TÜRKİYE’NİN POZİSYONU
Türkiye açısından ise durumun bir "diplomatik başarı" olarak sunulması hayli şaşırtıcı. İran, bu süreçte Türkiye’yi arabulucu olarak görmek istemedi ve Pakistan’ı tercih etti. Türkiye’nin bu savaşın bir parçası olmaması, hükümetin yaptığı bir tercihten ziyade, ekonomik kriz içindeki bir ülkenin ve Türk halkının böyle bir macerayı asla kabul etmeyecek olmasından kaynaklanıyor. Erdoğan’ın ekonomide ciddi zemin kaybettiği bir dönemde bu savaşa bulaşmaması rasyonel bir zorunluluktu. Ancak İran’ın Türkiye yerine Pakistan üzerinden süreci yürütmesi, Türkiye’nin bölgedeki pozisyonunu da gözler önüne serdi.