İzmir Kitap Fuarı sahnesinde tek bir cümleyle devleşen o adamı, Osman Özgüven’i gördüğümde hafızam beni, 1987 yılına götürdü... Üniversite öğrencisiydim. 12 Eylül karanlığına karşı mücadelenin yükseldiği bir dönemdi. Biz YÖK’e karşı 14 Nisan yürüyüşü ve açlık grevleri yapıyor, imzalar topluyorduk. Hak ihlallerine ve işkencelere karşı mücadele ediliyordu. Sendikalar ilk direnişlerine, grevlerine başlamışlardı.
Biz de o yıl Ankara’ya İHD’nin düzenlediği “Baskı ve İşkencelere Karşı Cezaevleri ile Dayanışma Yürüyüşü”ne Gökhan, Nalan ve Halit ile birlikte katılmıştık. Yürüyüşün ardından soluğu, bizi Dikili’de bekleyen arkadaşlarımızın yanında aldık.
Turgutlu’dan gelen Hülya ile de orada buluşmuştuk. Daha yeni çıkıyorduk. Birlikte ilk yazımızdı. Şair olan abisinin kütüphanesinden, bir türlü tamamını bir araya getiremediğimiz Kurutuluş Sosyalist Dergilerin tam serisini de yüklenerek tehlikeli bir yolculuktan sonra Dikili'ye ulaşabilmişti.
O günlerde; Dikili’de bütün sokaklar kitapçılarla, hediyelik eşya satanlarla, panel, konferans, söyleşi ve konser verenlerle dolup taşıyordu.
Liman alanından Rahmi Saltuk’un sesi, özlediğimiz ülke için bizlere güç veriyor; inancımızı pekiştiriyordu. Rüya gibi geçen on günün ardından, o özgürlük havasını her yıl yeniden solumak için Dikili Barış, Emek ve Demokrasi Festivali’nin yolunu tutacaktık.
Dikili bir açık hava üniversitesiydi. Ülkenin namuslu bütün aydın ve sanatçıları oradaydı. Bizler ilk kez orada, farklı bir Türkiye seçeneğini görüyorduk.
Ulu’nun kitabında sadece bir biyografi yazılmadığını; kaybedilen bir kamusal vicdanı, törpülenen umutları ve sarsıcı bir “siyasi tasfiyenin” hikâyesini bir kez daha fark ettim. Kitap, bugünün hafızasını yitirmiş medyasına ve rantçı siyasetine çok ağır bir ders veriyordu.
‘Belediyeler ticarethane değildir!’
Osman Başkan, 1984 yılında göreve başlar başlamaz ticaretle bağını kesti.
Dikili’de suyu 10 metreküpe kadar 1 kuruş yaptı. İlk halk ekmek fabrikasını açtı. Ulaşımın bedava olması, sağlık hizmetinin kapıya gelmesi, kooperatifler aracılığıyla yurttaşların ev sahibi yapılmasını sağladı. 1 Mayıs ve 15-16 Haziran gibi günlerin belediyede tatil ilan edilmesi… Dikili’de bundan tam 40 yıl önce gerçekten uygulanmış somut, kamusal dayanışma örnekleriydi.
Ulu, Özgüven'in yerel yönetim anlayışını anlatırken, aynı zamanda Türkiye'de neoliberal dönüşüme, piyasacılığa ve Türk-İslam sentezi ekseninde şekillenen yeni rejime karşı gelişen direniş geleneğine de ışık tutuyor…
Ege’de barış köprüsü: Türk-Yunan dostluğu
Özgüven'in yönetim anlayışı ülke sınırlarını da aştı. Dikili Festivalleri, Ege'nin iki yakasını buluşturan bir dostluk köprüsüne dönüştü. Milliyetçi rüzgârlara rağmen Türk-Yunan dostluğunun ve barış kültürünün gelişmesine önemli katkı sağladı.
Ekolojik yıkıma karşı ilk barikat ve kumpas
Özgüven’in Bergama ve Dikili hattında siyanürlü altın madenciliğine, termik santrallere, ekolojik yıkıma karşı verdiği kavga, sadece doğayı savunmak değil; halk sağlığını, köylünün toprağını ve geleceği savunmaktı. Bu eylemler, Türkiye’de çevre bilincinin gelişmesindeki en önemli eşiklerdi.
Özellikle, Akın İpek’in Koza madenine karşı net tutumu, Özgüven’i Fethullahçılar başta olmak üzere gericilerin açık hedefi haline getirdi. O karanlık dönemde seçeneği kalmayan Osman Başkan, yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.
Kılıçdaroğlu'nun sakat terazisi
Kitapta beni en çok rahatsız eden konulardan biri, Kemal Kılıçdaroğlu dönemindeki "sakat" adaylık terazisiydi. Dürüstlüğü tartarken şaşan, şaibeyi tartarken ise onay veren bir terazi...
2014 seçimleri öncesinde Osman Özgüven, Kılıçdaroğlu'ndan önseçim istedi. Kılıçdaroğlu ona, Türkiye genelinde adaylığı kesinleşen iki kişiden biri olduğunu söyledi. Diğeri de Özlem Çerçioğlu’ydu. Sonra Özgüven aday gösterilmedi.
Aynı seçimde Tuzla'da ise Cemil Ekşi, hakkında Sayıştay raporları, müfettiş incelemeleri ve dava dosyaları sunulmasına rağmen, Gürsel Tekin, Barış Yarkadaş, Berhan Şimşek ve Mehmet Sevigen'in desteğiyle yeniden aday yapıldı. Seçimi kaybettiği gibi, yargılandığı davalardan da mahkûm oldu.
Bir tarafta halkçı belediyeciliğin simgesi Özgüven tasfiye edilirken, diğer tarafta hakkındaki tartışmalara rağmen bir isim korunup kollandı.
İkisi de CHP’liydi ama; bir tarafta çevre mücadelesinin öncülerinden, sosyal belediyeciliğin simgesi Osman Özgüven; diğer tarafta ise belediye iş makinaları ile zehirli varillerin gömülmesi iddiaları ve çeşitli şaibelerle anılan bir belediye başkanı vardı.
Bugün CHP'de yaşanan birçok sorunun köklerini o dönemin Kılıçdaroğlu tercihlerinde görmek mümkün. Temiz sicilli isimleri dışlayan, tartışmalı adaylara kapıları açan anlayışın yarattığı etik tahribat, bugün etkisini sürdürüyor.
Bir gün mutlaka!
Osman Özgüven belgeselinin galasında Özgür Özel: "Eğer Osman Özgüven 1984-94 arasında Dikili Belediye Başkanı olmasaydı, Özgür Özel bugün burada olmazdı." Bu söz, yalnızca bir övgü değil, bir siyasi mirasın teslimiydi.
Gökmen Ulu'nun başarısı da burada yatıyor. Yan yana konulan fotoğraflar üzerinden sahte benzerlikler kuranlara, "Hangi Robin Hood seninki?" diye soruyor. Çünkü bazı belediye başkanları arkalarında beton yığınları, bazıları ise vicdan, dayanışma ve umut bırakır.
Osman Başkan'ın podyumda yankılanan şu sözleri de bu umudu diri tutuyor:
"Arkadaşlar, faşizmi yenmek için güçlerimizi birleştirmeliyiz, bir gün mutlaka!"
Türk-Yunan dostluğunun emektarlarından Apostolos Komninakas'ın dediği gibi: "Keşke daha çok Osman olsaydı. Hayatımız farklı olurdu."
Gökmen Ulu'nun Komünist Osman (Bir Yerel Devrim Hikâyesi-Dikili) adlı kitabı da yalnızca bir insanın yaşamını değil; son kırk beş yılın siyasal dönüşümünü, halkçı belediyeciliğin tasfiyesini ve dayanışmanın yerini rantın alışını, canlı tanıklıklar eşliğinde anlatıyor.