Ana içeriğe geç

12 Eylül’ün mühendisliği 46 yıldır işliyor

Prof. Dr. Mehmet Toplu yazdı: “12 Eylül mühendisliği, aslında 24 Ocak Kararları'yla başlayan ve 46 yıldır tıkır tıkır işleyen devasa bir servet transferi mekanizmasıdır”

12 Eylül’ün mühendisliği 46 yıldır işliyor
Aydınlık
16

Türkiye’nin yakın tarihi, dışarıdan bakıldığında askeri müdahaleler, siyasi krizler ve asayiş temelli kırılmalarla dolu bir kronoloji gibi görünür. Oysa bu hareketli yüzeyin altında, toplumsal genetiği ve iktisadi yapıyı kökten değiştiren çok daha derin, sessiz ve planlı bir mühendislik çalışmaktadır. Bu mühendisliğin miladı, silahların gölgesinde hayata geçirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesidir. Resmî söylem sokaktaki anarşiyi bitirmeyi öne çıkarsa da, tarihsel ve iktisadi gerçeklik asıl misyonun 24 Ocak 1980 Kararları’nı toplumsal bir direnişle karşılaşmadan uygulamak olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Güçlü işçi sendikalarını susturarak, örgütlü emeği tasfiye etmek ve kamu kaynaklarını serbest piyasa adı altında belirli odaklara aktarmak, bu yeni dönemin ana omurgasını oluşturdu. İşte o günden bugüne, tam 46 yıldır tıkır tıkır işleyen devasa bir mekanizmayla karşı karşıyayız: Kaynağın halktan ve devletten, belirli sermaye gruplarına doğru sistematik transferi.

HORTUMLANAN BANKALAR VE ÖZELLEŞTİRME

Bu transfer mekanizması sabit kalmamış, dönemlerin ruhuna ve yasal boşluklarına göre sürekli kabuk değiştirmiştir. 1980’li yıllarda denetimsiz bir finansal serbestleşmenin doğurduğu Bankerler Skandalı ile orta sınıfın elindeki birikimler ilk büyük istasyonda eritilirken; kamunun kasası ise "hayali ihracat" şebekeleriyle boşaltılmıştır. Devletten haksız vergi iadeleri alarak palazlanan bu yapı, kamusal kaynakların şahsi servetlere dönüşmesinin ilk organize laboratuvarıydı.

1990’lara gelindiğinde yöntemler daha da kurumsal ve yıkıcı bir hal aldı. Kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) üretim odaklı kalması yerine, adeta bir mülkiyet transferi mantığıyla sermaye gruplarına blok satışlarla devredildiği özelleştirme ihaleleri, kamusal birikimin ticarileşmesinin önünü açtı. Aynı dönemde finans sektörü, devletin yüksek faizli borçlanma ihtiyacını fonlayan bir repo ve yüksek faiz sarmalına sürüklendi. Bankalar üretime ve istihdama kredi vermek yerine, parayı devlete yüksek faizle satarak zahmetsiz kazanç kapıları araladı. Bu kontrolsüz hırs, 2001 krizine giden süreçte "hortumlanan bankalar" gerçeğini doğurdu. Kendi holdinglerine usulsüz krediler açarak içini boşalttıkları bankaları devlete devreden aktörlerin faturası (TMSF aracılığıyla) yine vergi mükelleflerinin sırtına yüklendi.

Sistem, düzenli olarak çıkarılan vergi afları, matrah artırımları ve vergi ertelemeleriyle büyük sermayeyi korurken; sığ piyasalarda yaşanan borsa manipülasyonlarıyla da küçük yatırımcının tasarruflarını büyük oyuncuların havuzuna akıttı. Son dönemde ise bu transfer yapısı; uzun vadeli, döviz garantili mega kamu ihaleleriyle halkın henüz doğmamış çocuklarının dahi gelecekteki vergilerini belirli yapılara aktarma modeline evrilmiştir. Ancak bu sistem gerçek anlamda bir burjuvazi yaratamamış, iktidarların değişimi ile birlikte büyük çoğunluğu yok olmuş ve bir bakıma o sermaye transferi gerçek bir işlevselliğe kavuşamamıştır.

MEDYA, POPÜLER KÜLTÜR VE ‘KÖŞE DÖNMECİLİĞİN’ AFYONU

Peki, geniş halk kitleleri kendilerini günden güne yoksullaştıran bu yapısal dönüşüme nasıl ikna edildi ya da bu duruma nasıl sessiz kaldı? İşte işin en trajik boyutu burada, toplumsal psikolojinin ve medyanın ortaklaşa inşa ettiği ahlaki erozyonda yatıyor.

1980’lerle birlikte Türk insanına yeni bir hayat felsefesi aşılandı: "Köşe dönücülük." Alın terinin, üretimin, liyakatin ve uzun vadeli çalışmanın değerini yitirdiği; bunun yerine "işini bilmenin", kuralları arkadan dolanarak kısa yoldan zengin olmanın kutsandığı bir iklim yaratıldı. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren mantar gibi türeyen özel televizyon kanalları ve hafızalara kazınan "Televole kültürü", bu ahlaki çöküşün en büyük rıza üretim merkezi oldu. Ekranlardan toplumun kılcal damarlarına zerk edilen pırıltılı, emeksiz, lüks ve şatafatlı hayatlar, başarı kriterini bilgi ve üretimden koparıp tamamen "tüketim gücü ve kısa sürede servet sahibi olmak" üzerinden yeniden tanımladı. Medya ve popüler kültür, toplumu yapısal yoksulluğu sorgulamaktan alıkoyan kusursuz bir kültürel afyon işlevi gördü.

Toplum, sistemin kendisini yoksullaştırdığını fark etmek yerine, "Belki piyangodan payıma bir şey düşer" ya da "Ben de bir gün o çarka dahil olurum" rüyasına yatırıldı. Dün Banker Kastelli kapılarında kuyruğa giren kitleler; 90'larda Titan Saadet Zinciri'ne parasını kaptıranlar; yakın geçmişte Çiftlikbank veya günümüzün dijital varlık, denetimsiz kripto vurgunlarına birikimlerini feda edenler aslında aynı toplumsal illüzyonun kurbanlarıdır. Bu olaylarda dolandırılan kitlelerin önemli bir kısmı, sistemin adaletsizliğinden ziyade, o kısa yoldan zengin olma formülünün dışında kalmanın hayal kırıklığını yaşamaktadır. Gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı yerde, ahlaki değerlerin buharlaşması kaçınılmazdır.

GİNİ KATSAYISININ ÇIĞLIĞI VE KURUMSAL BAĞIŞIKLIK

Bu 45 yıllık sürecin somut, matematiksel faturası ise gelir dağılımındaki devasa uçurumdur. Toplumların gelir adaletsizliğini ölçen Gini katsayısı, Türkiye’de on yıllardır tehlikeli sınırların üzerinde seyretmekte, adeta yapısal bir eşitsizliği tescillemektedir. Ekonomik büyüme rakamları veya parıltılı gökdelenlerin sayısı artsa da, millî gelirden emeğin, sabit gelirli çalışanın ve emekçinin aldığı pay dramatik ve kronik bir şekilde gerilemektedir. Bir yanda servet birikimi dar bir zümrede geometrik olarak hızlanırken, diğer yanda orta sınıf tamamen yok olmuş, geniş kitleler asgari ücret cenderesinde derin bir yoksulluğa mahkûm edilmiştir.

Elbette finansal manipülasyonlar, yolsuzluklar veya sistemik açıklar her ülkede yaşanabilir. Ancak gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketleri, az gelişmiş coğrafyalarda rüşvet, iltimas ve nüfuz ticaretiyle çok rahat iş yapabilirken, kendi ülkelerinde benzer cesareti gösteremezler. Bunun sebebi, o toplumların insanlarının çok daha ahlaklı olması değildir; cevap gerçek bir hukuk devleti ve kurumsal bağışıklıktır. Hukukun üstün olduğu bir düzende, finansal sistemin kendi içinden çürümesine, haksız rekabete, denetimsiz kaynak transferlerine sistem kurumsal mekanizmalarıyla bizzat engel olur. Kuralların kişilere, holdinglere veya dönemlere göre değil; kurumlara göre işlediği bir yerde bu çarklar dönemez.

NE KAZANDIK, NE KAYBETTİK?

Bugün geriye dönüp baktığımızda sormamız gereken can alıcı soru şudur: Türkiye son kırk beş yılda gerçekten zenginleşti mi, yoksa sadece geniş kitlelere zenginleşmenin illüzyonu mu satıldı?

Eğer toplumun büyük çoğunluğu daha fazla çalışmasına rağmen milli gelirden her yıl daha az pay alıyorsa; eğer gençler üretmek ve değer yaratmak yerine kısa yoldan köşe dönmeyi tek çıkış yolu olarak görüyorsa; orada sadece ekonomik bir kriz değil, topyekûn bir ahlaki ve toplumsal çöküş var demektir.

Çünkü bir ülkenin en büyük trajedisi ve kaybı, sadece parasının veya kamu kaynaklarının yağmalanması değildir; o toplumun emeğe, adalete, hukuka ve ortak bir geleceğe olan inancını kaybetmesidir. Türkiye’nin kurtuluş reçetesi; kolay para hülyasından ve popüler kültürün uyuşturucu etkisinden sıyrılıp; üretimi, liyakati, şeffaf denetimi ve kaynağın adil dağıtılmasını teminat altına alacak güçlü bir hukuk devletini kökten inşa etmektir. Aksi takdirde, aktörlerin adı ve yöntemleri değişse de, kaybeden hep aynı geniş halk kitleleri olmaya devam edecektir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler