Tutuklanmasının ardından görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 59'u tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB Davası'nın 59'uncu günü başladı.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesince, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun karşısındaki salonda görülen duruşmada, tutuklu sanıkların yakınları izleyici olarak yer aldı.
Mahkemenin görevlileri davayı takip etmek için Silivri’ye gelen gazeteci Barış Pehlivan’ı basın kartı olmadığı için duruşma salonundan çıkarttı. Davada şu ana kadar toplam 85 tutuklu sanığın savunması alındı.
Murat Ongun kürsüde
Davanın 59'uncu gününde eski İBB Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun kürsüye çıktı. Ongun'a; "Rüşvet", "53 kez ihaleye fesat karıştırma", "33 kez kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık", "kişisel verileri başkasına verme, yayma veya ele geçirme", "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ve "suç gelirlerini aklama" suçların 287 yıl altı aydan 779 yıl altı aya kadar hapis cezası isteniyor.
Murat Ongun savunmasında neler öne çıktı?
Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, 30 Haziran'daki duruşmada yaptığı savunmada iddianameyi "tepeden tırnağa sakat" olarak nitelendirdi. Savunmasının adını "şüphe savunması" koyan Ongun, gazetecilik mesleğinin temel ilkesinin şüphe ve doğru soru sormak olduğunu vurguladı.
Ongun, iddianamenin kendi içinde çeliştiğini öne sürerek somut örnekler verdi: İddianamenin 72. sayfasında Necati Özkan'ın "Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında örgütün akıl hocası" olarak tanımlandığını, ancak 88. sayfada aynı kişinin bu yapının dışında, "Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan eylemler" ifadesiyle farklı bir konumda gösterildiğini belirtti. Bunu iddianamenin "farklı ellerde, eşgüdümsüz biçimde kaleme alındığının" kanıtı olarak sundu.
Ongun ayrıca, hakkında hiçbir somut suçlama bulunmayan Yiğit Oğuz Duman'ın "özel vasıflı örgüt üyesi" listesine dahil edilmesini de iddianamedeki tutarsızlıklara örnek gösterdi; mahkeme başkanının 10 Mart'taki iddianame özeti okunurken diğer özel vasıflı üyelerin isimlerini okuttuğu halde Duman'ın adını atladığına dikkat çekti.
Delillerin tutarlılığına da değinen Ongun, Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturmasını örnek vererek HTS baz kayıtlarının CHP'li bir belediye başkanı için "delil" sayılırken, AK Parti'ye geçiş sonrası aynı türde kayıtların "delil olmaktan çıktığını" iddia etti; bunu hukukun siyasete göre çifte standart uyguladığının göstergesi olarak yorumladı.
İddianamede adı geçen gazeteciler hakkında da konuşan Ongun, kendisiyle aynı eylemde yargılanan meslektaşlarına "talimat verme" iddialarını reddetti; mesleki kıdem gereği bu gazetecilerin kendisine talimat verebileceğini, tersinin söz konusu olamayacağını söyledi.
Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde davayı "İmamoğlu davası" olarak tanımlayan Ongun, diploma iptali ile gözaltı operasyonunun zamanlamasına dair kendi yorumunu paylaştı ve mahkeme heyetine yönelik eleştirilerini Thomas Hobbes'un Leviathan eserinden alıntılarla destekledi.
Ongun'un savunması şöyle:
- 9 Mart'ta asrın davası başladı. Usul, esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar, tenis maçı izler gibi başımız bir savunma avukatlarına dönüyor, bir heyetinize. Kendi kendime "Hukuk ne acayip bir şeymiş?" diyorum. Aynı metin farklı ağızlarda başka yorumlanıyor. TCK'lar, CMK'lar, PTK'lar, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları havada uçuşuyor. Hukuki hissetmekten çok mutluyum; ne olsa hukuksuzluğun dibinden geliyorum. Avukatlar sayesinde ilk günlerde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: "CMK 100 çok açık."
- Savunma avukatları heyetinize "CMK 100 çok açık" diye sesleniyor. Ben de size bakıyorum, belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum, ne acayip bir şeymiş. Sonra anlıyorum ki hakim ve savcıların her tartışmayı aniden sonlandıran sihirli bir cümlesi var; 2 kelimelik ama sihirli: "İtiraz edersiniz!" Bu sihirli cümleyi benim savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili. "İtiraz edersiniz" cümlesi hemen ardından derin bir sessizlik getiriyor. Bitirici bir etkisi var. Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de bizim memlekette itiraz etmek öyle kolay değil. Arkamda Avrupa'nın en büyük kentinin Belediye Başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye'nin 1. partisinin cumhurbaşkanı oturuyor; o da birine itiraz etmiş, sonuç malum, huzurdayız.
- Bu coğrafyada itiraz pek popüler değildir, pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: "İtaat et, rahat et." Konforlu bir alan yani, rahat ettiriyor. Bizler, itirazın sonu, huzurunuzdayız değerli Başkanım.
“Özel vasfa haiz örgüt üyesi” diye bir kavram TCK'da yok
- Özel vasfa haiz üye diye bir kavramla yargılanıyor 9 kişi ama “özel vasfa haiz örgüt üyesi” diye bir kavram, şu an yargılandığımız Türk Ceza Kanunu'nda yokmuş. Yürürlükten kalkan eski Türk Ceza Kanunu'nda varmış, avukatlar öyle dedi, itiraz etti ama her yanlış yerli yerinde duruyor. Şaşırıyorum, sonra devamlı da şaşırdığıma şaşırıyorum ama bitmiyor. Bize burada haklı olarak delil diye HTS baz soruyorsunuz sizler savcı bey. Haklısınız, savcılarımız delil listesine koymuş ama benim aklıma da Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylülde savcı bey oradaki soruşturmayı kapattı belediye başkanı ile ilgili. "HTS baz delil mi olur ya?" dedi ama gördük ki o savcı bey de bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partisi'ndeyken delil olabilir diye koyduğu HTS ve bazları, sayın başkan, AK Parti'ye transfer olunca "Hangi delil?" haline çevirmiş. Olabilir, o da şaşırmıştır. CHP'ye delil olan AK Parti'ye olmayabilir, olmadı itiraz ederiz.
- Ben yine "Hukuk ne acayip bir şey?" diye düşünürken anladım ki Türkiye'de hukuk sadece bir “şeymiş”, o kadar; bir şey. Evrensel formu yitip sadece bir şeye dönmüş; tanımlayamıyoruz, açıklayamıyoruz. UFO var ya başkanım, uzaylılar; Unidentified FlyingObject, yani tanımlanamayan uçan nesne. Nesne dediğimiz şey. Bizde de hukuk tanımlanamayan şey, zaten uçmuyor da. Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. "İftiraname" dendi, doğru tanım. Ekrem Başkan "Terfiiname" dedi, haklı, üstelik delili de var. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım. Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler. Sayın heyet, benim savunmamın adı “şüphe savunması”. Şüphe, sadece savcılarımızın mesleki çıpası değil, asıl gazetecilerin mesleki çıpasıdır, yani benim öz mesleğimin. Burada CV'mi de anlatmayacağım çünkü herhalde Ekrem Başkan'dan sonra hayatı en çok didik didik edilen, yaptığı her işte fener tutulan birisi benim. Tanıyanların tanıması yeterli, değil mi?
- 27 Mart 1996'da stajyer muhabir olarak Ankara'da başladığım mesleğimde, adına merkez medya dediğimiz en büyük kurullarda, kurumlarda muhabirlikten yöneticiliğe kadar görev aldım. O yüzden medyada çevrem çok geniştir. Bugün 2 ayrı mahalle gibi görünen medyanın her iki mahallesinden de çok sayıda tanıdığım, sevdiğim, dostum gazeteci vardır. Hepsi kendini kabul ettirmiş isimlerdir. Benden çok daha genç, çok daha başarılı olan genç gazeteci kardeşlerimle de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki medyada eskiyle çok dostluğum vardır. İddianamede eylem 19 var Sayın Başkanım. Benim ta Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim de yargılanıyor o eylemde. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar, üstelik utanarak söylüyorum, benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor bu iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki gazetecileri, aldıkları gazeteci sanıyorlar. Bilseler benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e, Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfür ederler, ardından beni yanlarından defederler; hırsları, öfkeleri geçmez Ekrem İmamoğlu aleyhine haberler yaparlar.
- O yüzden demem o ki iddianamede ima edildiği gibi, benim Yavuz Oğhan’la Barbaros Bulvarı’ndaki 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım, ocak başı seviyor. İstanbul ocak başı dolu. İki gazeteci buluşacaksa veya bir basın danışmanı, bir gazeteci otururuz Zübeyir’de, iki kadeh de rakı içeriz, her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız inşallah.
- Ne yazık ki iddianame tepeden tırnağa sakat. Daha rahatsız edici olan şu: İddianame, Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame bu ülkede seçkin ve özel insanların biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığımızı kanıtlıyor. Ülkemize örtülü bir kast sistemi gelmiş ama henüz haberimiz yok. Ayrıca iddianame bağıra bağıra siyaset yapıyor. Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Adalet Bakanı olarak atanmamıştı. O atanınca bu dava siyasi bir söylemini terk etsek mi diye düşündüm çünkü İmamoğlu davasının göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten bakanlık performansında da Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Hem tweetlerinde hem ziyaretlerinde. Sayın Başkanım ben şimdi ne yapmalıyım,ne düşünmeliyim? Yani şubat ayının 11’ine kadar Sayın Bakan Başsavcıyken bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu da bize de önyargısız yaklaştı, tamam mı inanacağım ben? Yani sadece bir günde AK Parti’yi bu kadar içselleştirdi, bu kadar siyasi oldu diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına uyuyor mu?
- Değerli Başkanım, iddianameye “sakat” derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek bedeni de sakat. 19 Mart sabahı 7’de beni en küçük bütçeli şirketi, Medya A.Ş. odağında başlayan bu soruşturma eğri sudan çıktığında içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır. Çünkü bir dayanağı vardır. Kitleler en kötüsüne, tuhafına inanmaya hazırdır. Ertesi gün kanıtlarıyla yalan ortaya çıksa dahi yalana inananlar kendini kandırılmış hissetmez. Bu yalanı, siyasi liderin taktik zekası olarak görür. Casusluk palavrasını sırrına vurur. Propagandada bir kural vardır; olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna “gizemin gücü” de denir. Örneğin; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudunu kesmiş, yetişmiş insan gücü Batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz? “Türkiye Yüzyılı.” Olmayan şey, olandan daha güçlü göründüğü için. Ne diyorlar? Yüzyılın soruşturması, asrın iddianamesi. İşte bu iddialı tanımın da nedeni bu. Olmayanı satıyorlar. Olmayan, yani büyük yalan, olandan daha güçlüdür diye.
Necati Özkan değerlendirmesi
- İddianamenin 72. sayfasında, yazarların Necati Özkan anlatımı var. Okuyorum Sayın Başkan:“Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndan beri irtibat halinde olduğu, çok güvendiği, aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır. Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan ihtilaflara çözüm bulmuş, örgüt üyeleri ve yöneticileriyle Akmerkez'de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kime verileceğini organize etmiştir.” Eğer iddia makamı bu tespitinde doğruysa, haklıysa, bu betimlemeden şu sonuçlar çıkar: 1. Necati Özkan örgütün Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında yer alıyor. Peki, öyle mi? Hayır. Yazar iddiasını yalanlamış. 88. sayfada "Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan eylemler" diyor ama Necati Bey, Kültür Medya'da değil. 2. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır demiş. Peki, öyle mi? Hayır. Çünkü ne idüğü belirsiz birinin elemanı olarak yazılmış bu iddianamede. Yazar, kendisini yine yalanlamış. 3. “Necati Özkan, sadece Kültür Medya A.Ş. ekseninde değil örgütün tüm ihtilaflarına, anlaşmazlıklarına çözüm bulan biridir” demişler.
- Yani yazar burada Necati Özkan'a “örgüt ombudsmanı” diyor. Bakın, bütün anlaşmazlıklara çözüm buluyor. Yani örgüt ombudsmanı. Bu durumda Necati Bey'in buradaki kendi ifadesiyle söylediği gibi en azından yönetici pozisyonunda olması gerekmez miydi? Gördüğünüz gibi yazarlar, iddialarını yine yalanlamış. Açıkçası bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Silivriköyspor'u çıkarmışlar. Bu sakatlık, bu derin çelişki ne sizin Sayın Başkanım ne de Savcı Bey'in ilgisini hiç cezbetmedi mi? Sormaya değer görmediniz bu ithamları Necati Bey'e. Necati Bey'e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz.
- Öyle olunca bu bağlılık bende şu şüpheyi uyandırıyor: Keza Necati Bey casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025 tarihinde ifade verdi. İddianame, bundan 18 gün sonra, 11 Kasım'da çıktı. Yine de onun hakkında önceden yazılanlar bu iddianamede değiştirilememiş. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde kaleme alınarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birilerinin katkı verdiğini düşünmedim değil. Çünkü savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa, son sayfada yazdığı gibi harmoni olurdu. Oysa kakofoniden ibaret. İnanmayan eylem eline geçmiş olsun.
"Casusluk davası bu davaya göbekten bağlıdır"
- Sayın Heyet, casusluk davası bu davadan ayrı bir dava değildir. Bizim davamıza göbekten bağlıdır. Çünkü Hüseyin Gün, bana atfedilen isnat gibi, örgüt yöneticisi pozisyonunda gösterilmiştir bu iddianamede. Soğuk Savaş döneminin meşhur ajan grubu “Cambridge Beşlisi” gibi “İstanbul Dörtlüsü” yaratılmıştır.
- Ne var ki bu deve dişi gibi iddia, ne sizi ne savcı beyi cezbetmedi. Bunu da sormadınız. Hal böyle olunca akla iki olasılık geliyor. Benim aklıma geliyor. Mahkeme heyeti ve Savcı Bey iddiaların uydurma olduğuna inanmış casusluk iddialarının. O yüzden deve dişi gibi dahi olsa bu iddiaları hiç merak etmiyor. Ya da iki, Necati Bey'in hükmü verilmiş Sayın Başkan önündeki deftere gerekçeli karara yazacağı notları alıyor. İşin aslı çok net. Necati Özkan'a suç atfedecek bahane bile bulamayanlar,retorik tariflerle kendisini cezaevinde tutamayacaklarını bildikleri için, yeni bir suç icat etmişler Necati Bey'i salmamak için. İddianamenin girişindeki Necati Özkan'la çıkışındaki bambaşka Necati Özkan'ın sebebi budur. Çünkü kurgu eserler, hayali bir tema üzerine inşa edilir. Benim romanım var Sayın Başkanım, kurgu eser yazmayı bilirim.
- “Hayali tema” dediğimiz şey, uydurma bir hikâyedir; yani yalan. Yalan da sinsi olduğu için kendini çabuk unutturur. Bu kurgu eserin yazarları da yargılandığımız hikâyede çok sayıda hayal mahsulü tema yaratmıştır. Necati Özkan o temalardan sadece biridir. Yalan da sinsi olduğu için girişteki Necati ile çıkıştaki Necati bambaşka.
- Sayın Başkan, kurgu hikâye deyince aklıma geldi nedense bu hafta da gündem oldu. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikâye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı'ya mahsus olan bir şeyi yapmaya kalkar, bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı olsa da etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Ucubeye toplum kötü davranır, toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder. Anlattığım hikâye Mary Shelley'nin Dr. Frankenstein isimli korku hikâyesi. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor yarattığı ucubeden onu terk ederek kaçmıştır. Sayın Başkan, bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek onu terk edip Ankara'ya gitmiştir. Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu ucubeyi üzerimize salıp bize zarar vermesini sağlamanızdır. Siz de şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz.
- Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şu soruyu sorarak geçti: Asıl canavar kim? İddianameyi okurken aklıma hep bu eser geldi. İddianamenin içinde barındırdığı kinin, nefretin, öfkenin kaynağını merak ettim. Bu iddianameyi yaratanların duygu dünyasına akmaya çalıştım. Onları anlayabilmek için anlayayım ki savunmamı o hisle yapayım, daha güçlü olsun. Beceremedim. O duygu neyin mertebesiyse ben o kata çıkamadım. Sonra bir kitapta bir şey okudum. Görseli getirebilir miyiz lütfen? O cümleyi okuyunca dedim ki; işte bu. Yani bulamadığım, aradığım bu. O sözü ekrana verirsek herkes de okuma şansına erişir: “Hayatta hiçbir şey bir kurban seçmenin, özel de bir intikam tasarlamanın, onu gerçekleştirmenin, sonra da gidip yapmanın verdiği zevkin yerini tutamaz.” İşte bu bana hissettirdi bu iddianame.Ve daha da şaşırdım. Çünkü bu duygu, Anadolu'nun, yani ortak evimizin duygusu değil. Bu kin ve öfke, başka coğrafyaların duygusu olabilir ama Anadolu'dan bu kaynak çıkmazdı. Çıkmamalıydı. Ne yüce insanları sayabiliriz ama ben sadece 2 özel isimle size Anadolu'yu özetlemek istedim. Sayın Başkan, biri sizin memleketinizden, Nevşehir'den Hacı Bektaş-ı Veli. Sözleri hala doğru hala gerçek. Öğretisi aradan geçen 1000 yıla rağmen hala el üstünde tutuluyor. Her yıl yerlisi yabancısı binlerce insan ağustos ayında Hacı Bektaş'ı anmaya koşuyor. Ne diyor Hacı Bektaş? “Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda. Çağdaş, ikinci isim, memleketiniz Nevşehir'den bir kol uzaklıkta Konya'dan; Hazreti Mevlana. Hoşgörü öğretisi insan sevgisi dünyayı sarmış. Anadolu'nun tam ortasında yetişen aşkın meyvesi Mesnevi bugün 50 farklı dilde okunuyor, yazılıyor. Her aralıkta “Vuslat” diyerek binlerce insan yine yerlisi yabancısı hoşgörünün merkezi Anadolu'ya akın ediyor.
- Sayın Başkan, insanların yaşam öykülerine yaklaşırsanız, politik düşüncelerinin mantık çerçevesinde belirleneceği görüşünün çöktüğünü görürsünüz. Her konuda çocukluk travmaları, çocukluk psikolojisi ciddi belirleyicidir. Biraz evvel şeytani haz cümlesini gösterdiğim Stalin için Rus kaynaklar çocukken babasının onu sık sık dövdüğünü, çocukluğunda maruz kaldığı şiddetin daha sonra başkalarına uygulanacağı şiddeti açıkladığını belirttiler. Bize yönelik ağır saldırıların müsebbiplerini merak ediyorum. Nerenin suyunu içtiler, nasıl bu kadar acımasızlaştılar? Sizin halis çabalarınız bu iddianamedeki sakatlıkları, zaman sıçramalarını, ikili hukukun nezih örneklerini, kayırmacılığı ve absürtlükleri gizlemeye yetmez yetmeyecek de. Bu metnin sahipleri sizden bize ceza yağmuru yağdırmanızı istiyor. Buna rağmen size tutunacak tek dal vermediklerinin de bence çok farkındasınız.
- Çünkü, belli ki son derece zeki ve dikkatli insanlarsınız. Öyle ki hangi avukat 1 gün önce duruşma salonundaydı, 1 gün sonra yok, o bile dikkatinizden kaçmıyor Sayın Başkan. Yaşadık, birlikte gördük. Geçen haftalarda, günlerce öncesinden savunmasını veren Alper Aydın'ın savunmasındaki çok küçük detayları bile günler sonra hatırladığınızı dillendirdiniz burada. Yani karşımızda sıradan bir yargıç yok. Siyasal iktidar, kendi beka meselesi olarak gördüğü bu önemli davayı, sıradan insanlara emanet edecek değildi. Heyetinizin kıdem bakımından bu dava için uygun olmadığı söylendi burada avukatlarca. “Bir hakimin tecrübesi,hayatın olağan akışına uygunluğa karar vermede önemlidir “dedi genç hakim üyelerimize atıfla. Belki bu da bilinçli. Aşikar ki hakim üyelerimiz de son derece parlak insanlar. Dikkatlerine de saygı duyuyorum ayrıca. Fakat biz de fena değiliz efendim. 3 aydır biz size bakıyoruz, siz bize. İster istemez intibalar oluşuyor. Sosyal zekanız yüksek, hatta Ekrem Başkan kadar olmasa da iyi bir hazır cevap üstadısınız. Bunu da ince ve zeki esprilerle sunuyorsunuz. Böylece zirve yapan tansiyon bir cümlenizle sönümlenebiliyor ya da tam tersi oluyor. Siyasetçiler için hazır cevaplılık büyük bir artıdır, birkaç basamak yükseltir insanı siyasette. Yargıda da işe yarıyormuş yaşayarak öğrendik.
- Dava siyasi olunca, laf bir şekilde siyasete geliyor. Değerli heyet, burada karşınızda Avrupa kıtasının en büyük kentinin belediye başkanı, üst yönetiminin neredeyse tamamı, çalışanları ve bu dev belediyeyle iş yapan bazı iş insanları bulunuyor. Belediye kavramının tarihsel kökenine bakarsak, bu davanın boyutunu daha iyi analiz ederiz. İlk belediye, 6. Daire. Yani Beyoğlu Belediyesi de burada bizimle yargılanıyor. Ne talih! Belediyeler, Avrupa'da özünde aristokrasiye, saraylara alternatif olarak doğmuş yapılardır. Tarihsel olarak sarayla yani merkezi yönetimle belediyeler, yerel yönetim rekabet halindedir yüzyıllardır. Dediğim gibi sadece bugün değil tarihte de sarayla ayrışmış. Avrupa'da yerel yönetimlerden önemli isimler merkezi yönetimi de seçimle kazanmıştır Sayın Başkan. İngiltere başbakanı seçilen Boris Johnson, Londra belediye başkanıydı. Bükreş belediye başkanı Romanya cumhurbaşkanı oldu.
- 2 önemli örnek vereyim, biri malum ülkemizden, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanı,İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan cumhurbaşkanlığına geldi. Ondan daha kıdemli bir lider var. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. 2000'den beri Rusya'nın başında. Türkiye'de daha çok Putin, KGB ajanlığı veya selefi Boris Yeltsin'in özel kalem müdürlüğüyle tanınır ama Putin St. Petersburg Belediyesi başkan yardımcısıydı. Ruhsattan sorumlu, işletme ruhsatlarını veriyordu başkan yardımcısıyken. Bu akım, Avrupa'da da Türkiye'de de devam edecek sayın başkan. Yıllardır devam ediyor yine devam edecek. Öyle de olsa edecek böyle de olsa edecek. Tam yeri gelmişken Sayın Başkan, bunu özellikle de medya mensupları için söylemek isterim aflarına sığınarak. Bu davanın adı “İBB davası” değildir. Bu davanın adı “İmamoğlu davasıdır”. Bu dava da A'dan Z'ye siyasidir. Bunu siz de biz de cümle alem de biliyor. O yüzden ben burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincinde olan biriyim. Tıpkı neden tutuklandığımı bildiğim gibi. Bu davada benim gibi bir kısım sanıklar ve avukatları şapkalarından 1 değil, 10 tavşan çıkarsa da nafiledir.
- Şimdi, Sayın Başkan, ben haftalık 10 dakikalık telefon görüşmemi Giresun'da yaşayan 86 yaşındaki annemi arayarak kullanırım. Bu pazar da kendisini aradım, yanında teyzem de vardı. İşte bugün huzurunuza çıkacağımı söyledim. O da dedi ki: "Sular seller gibi geçsin inşallah, Allah zihin açıklığı versin." Ama bana bunu en son üniversite sınavına girerken söylemişti. Bu kez söyleyince şaşırdım. Ama Anadolu'nun bu naifliği hoşuma da gidiyor bir yandan. Ama annemin bilmediği şu: Ben bir sınavda değilim. Sınava girsem ben bu sınavı kazanırım, ben mülakattayım. Bu ülkede mülakat sonuçları malum. Siz kanaatinizce ağzımıza çokça ceza deklare edeceksiniz ve umarım ki iddianame sahipleri gibi nicelik sarmalıyla sayfalarca uzayan bir gerekçeli karar görmeyiz. Çünkü sizin ceza kararınızın ikna edeceği bir halk yok. Kararı Türk milleti adına alacaksınız ama millet bu karara karşı çıkacak. Çünkü millet kararını verdi. Vazife olarak Atatürk'ün bir sözünü hatırlatmak isterim: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur."
- Tarih: 30 Ağustos 1924. 600 yıllık padişahlık bitmiş, Cumhuriyet'in daha 10. yılında söylüyor.İmamoğlu davasıyla Ekrem İmamoğlu'nun, tırnak içinde söylüyorum -sözün sahibi bellidir-özür dilerim, "telef olacağını" düşünenler için bu dava, “ahmak ateşinden” başka bir şey değildir. Ahmak ateşi, aldatıcı umut demektir. Ahmak ifadesi bizim tarafta kullanılınca, yargı dinamiği negatif bir şey dediği için açıklamasını mecburen yaptım. Sayın Başkan, bir yalan vatanına bırakılmış bizler, ister istemez kendimize steril bir alan arıyoruz. Mahkemenize dair yorumum şimdi bile yetersiz. İleri gitmiş olsam da bu vatan kollarında steril olmasını doğal olarak beklediğimiz tek yer sizler ve yargı mercileridir. Sizden beklentilerim var benim. Aslında beklentimi 300 yıl önce Thomas Hobbes, Leviathan eserinde anlatmış. Sizler çok daha iyi biliyorsunuzdur da şu 4 maddeyi bir sıralayayım ben: Thomas Hobbes diyor ki, kişiyi iyi bir yargıç yapan ilk unsur hakkaniyettir. İkincisi, zenginliklere, imtiyazlara değer vermemek. Üçüncüsü, yargılarında duygularından kopabilmesi. Dördüncüsü, dinleme sabrı; dinlerken özen gösterme ve anlatılanı sindireni belli etmektir diyor. Dediğim gibi, siz bunları çok iyi biliyorsunuz. Ben beklentimi buraya bıraktım.
- Sayın Başkan, öncelikle bir durum tespiti yaparak başlayacağım. Çünkü bu 460 mı oldu, 70 mi, neyse işte bilmiyorum. Bugün bu kadar günün durum tespitini doğru yapmazsak, yani doğru teşhisi koymazsak iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne kurt olmak isterim. Durum tespitimin 1. bölümünün adı: Başlangıç. Daha geçmişi de var ama önce sadece 18 Mart - 23 Mart arasındaki 5 günün anlamını çok iyi tespit etmemiz lazım çünkü tüm sır o 5 günün içinde. 18 Mart saat 18.00, 2025. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını iptal etti. O gece uyuduk, bismillah 12 saat geçti, sabah 19 Mart saat 06.00'da İmamoğlu operasyonu yapıldı. Operasyon öncesi Başsavcılık, 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense Başsavcılık metninde de yazdığı gibi, ancak o dönemde lazımdı. Bu durumda Başsavcılık, polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptalini talep etti? Evet, 23 Mart'ta bir ön seçim vardı ama o Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içi; devleti, Yüksek Seçim Kurulu'nu bağlayan hiçbir şey yok. Peki neden illa diploma iptali beklendi ve iptal gelir gelmez sabahına bu iş yapıldı? Öyle ya, zaten Ekrem Başkan tutuklanacaksa cezaevindeyken 2 ay sonra, 3 ay sonra, 5 ay sonra diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla operasyon için diploma iptali beklendi. Her şeyin sırrı işte bu kurguda.