Ana içeriğe geç

Savaş örgütü NATO’nun ‘sadık ve vefakar uzvu’: Türkiye

Makyajlanan şehirlerin ve küresel "güvenlik" söylemlerinin ardında 75 yıllık bir savaş ve bağımlılık kronolojisi yatıyor.

Savaş örgütü NATO’nun ‘sadık ve vefakar uzvu’: Türkiye
Evrensel
16

Ankara – NATO, “ortak savunma” ve “güvenlik” söylemi altında 75 yıldır dünyanın en büyük emperyalist savaş ittifakı olarak faaliyet yürütüyor. Zirveler ve dışişleri bakanları toplantıları incelendiğinde ise gündemi daha fazla silahlanma, askeri harcamaların artırılması, yeni müdahale alanları ve emperyalist güçlerin çıkarlarının korunması oluşturuyor.

İlk zirvesini Aralık 1957’de Paris’te yapan ve şimdiye dek 36 zirve gerçekleştiren NATO, 1949-1989 aralığında 10 zirve, 1990-2020 aralığında 18 zirve düzenledi. 2021-2026 yılları arasında ise “güvenlik sınamaları” gerekçesiyle her yıl düzenli olarak toplanıyorlar.

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasının ardından ülkede gerçekleştirilen toplantılar da uluslararası krizlerin gölgesinde yapıldı. Darbeden yalnızca 25 gün önce Ankara’da düzenlenen 1960 dışişleri bakanları toplantısı, Irak işgalinden bir yıl sonra gerçekleştirilen 2004 İstanbul zirvesi ve bugün Ankara’da yapılan zirve… Her birinde NATO bölgesel stratejilerini güncelledi, Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü yeniden teyit etti ve savaş karşıtı gösteriler, NATO karşıtı eylemler iktidarların baskı ve saldırılarının hedefi haline geldi.

Türkiye’deki ilk NATO toplantısı

Türkiye’deki ilk NATO dışişleri bakanları toplantısı 2-3 Mayıs 1960’ta Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantıda Sovyetler Birliği’ne karşı ittifakın siyasi dayanışmasının güçlendirilmesi, nükleer caydırıcılık ve NATO’nun ‘güney kanadı’nın tahkim edilmesi öne çıkan başlıklar oldu. Türkiye’ye biçilen stratejik rol de bu toplantıda tekrar konuşuldu.

Toplantıdan günler önce ise Demokrat Partinin Tahkikat Komisyonuna karşı 28-29 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da başlayan öğrenci protestolarına polis müdahale etti; İstanbul Üniversitesi Öğrencisi Turan Emeksiz öldürüldü, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı. Ardından İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi.

1960’ta toplumsal muhalefetin odağında NATO değil, Demokrat Partinin baskıcı politikaları bulunuyordu. Kitlesel NATO karşıtı, antiemperyalist hareket ise ancak 1960’ların ikinci yarısında, öğrenci hareketinin yükselişi ve 6. Filo protestolarıyla görünür hale gelecekti.

İç siyasette karşı karşıya gelen Demokrat Parti ile CHP ise NATO üyeliği konusunda ortak bir çizgiyi paylaşıyordu. İsmet İnönü, DP’nin baskıcı uygulamalarını eleştirirken Türkiye’yi “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” olarak tanımlıyor; Menderes Hükümeti de Batı ittifakına bağlılığını sürdürüyordu. Nitekim toplantıdan yalnızca 25 gün sonra gerçekleşen 27 Mayıs darbesi NATO üyeliğini değiştirmedi. Darbe yönetimi de Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu aynen korudu.

Bu yönüyle 1960 Ankara dışişleri bakanları toplantısı, Türkiye’de hükümetlerin değişmesine rağmen NATO ile kurulan stratejik ilişkinin devlet politikası olarak sürdürüldüğünü gösteren ilk önemli eşiklerden biri oldu. Bu süreklilik, sonraki yıllarda Türkiye’de gerçekleşecek olan NATO toplantıları ve zirvelerinde de tekrar etti; ittifakın uluslararası kriz dönemlerinde Türkiye’ye yüklediği roller giderek arttı.

Soğuk Savaş boyunca değişmeyen rol

1960’ın ardından Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun diplomatik ve askeri merkezlerinden biri olmaya devam etti. 1967’de Ankara’da düzenlenen savunma bakanları toplantısı, Fransa’nın NATO’nun askeri komuta yapısından çekilmesi ve aynı yıl patlak veren Altı Gün Savaşı’nın ardından gerçekleştirildi. ABD’nin İsrail’i Ortadoğu’daki temel stratejik müttefiki olarak daha güçlü biçimde konumlandırdığı bu dönemde NATO da Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarını yeniden şekillendirirken Türkiye’nin jeostratejik önemini artırdı.

1980’de Ankara’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısı ise Ortadoğu’daki dengelerin değiştiği ve ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirmeye yöneldiği bir atmosferde yapıldı. NATO, Ortadoğu ve “güney kanadı “na ilişkin askeri stratejilerini tartışırken Türkiye, sermaye sınıfının 24 Ocak kararları ile hayata geçirmek istediği neoliberal dönüşüm, yükselen işçi hareketi ve toplumsal muhalefetle karşı karşıyaydı. Türkiye, 12 Eylül darbesine gidiyordu.

Bu atmosferde yapılan toplantının ardından yalnızca birkaç ay sonra yönetime el koyan askeri cunta, yalnızca muhalefeti ezmekle kalmadı; NATO üyeliğini ve Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu tartışmasız biçimde sürdürdü. Böylece darbe, sermayenin yeniden yapılandırılmasının ve NATO eksenli stratejilerin önündeki toplumsal direnci bastıran bir siyasal zemin işlevi gördü.

Dört yıl sonra, 1984’te İstanbul’da düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısı bu kez 12 Eylül rejiminin gölgesinde Avrupa’daki nükleer silahlanma ve Ortadoğu politikalarını konuştu.

NATO’nun yeni hedefi: Sınır ötesi müdahaleler

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun varlık gerekçesi de değişmeye başladı. Bu yeni dönemde Türkiye de yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı “güney kanadı” ülkesi değil, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’ya yönelik NATO operasyonlarının lojistik ve siyasi merkezlerinden biri haline geldi. İncirlik başta olmak üzere askerî üsler, Afganistan ve Irak’a yönelik operasyonlarda kritik rol oynarken, “terörle mücadele”, “kriz yönetimi” ve “insani müdahale” söylemleri bu yeni dönemin temel meşruiyet araçları olarak öne çıktı.

Bu dönüşümün simge toplantılarından biri, 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da düzenlenen NATO zirvesi oldu. İstanbul günler öncesinden abluka altına alındı; on binlerce polis görevlendirildi, savaş karşıtı gösterilere polis müdahale etti ve yüzlerce kişi gözaltına alındı.

ABD’nin Irak’ı işgalinden yalnızca bir yıl sonra gerçekleştirilen zirvede Afganistan’daki ISAF misyonunun genişletilmesi, Irak güvenlik güçlerinin eğitilmesi ve NATO’nun Körfez ülkeleriyle askeri iş birliğini öngören İstanbul iş birliği girişimi kararlaştırıldı. Böylece NATO, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa merkezli bir “savunma ittifakı” olmaktan çıkarak emperyalist müdahalelerin küresel koordinasyonunu sağlayan bir savaş örgüt olma yönündeki dönüşümünü İstanbul’da bir kez daha pekiştirdi.

Türkiye’nin NATO rotası değişmedi

Ankara’da bugün başlayan zirve, 1960’tan 2004’e uzanan çizgiyi sürdürüyor. NATO, her yeni kriz döneminde daha fazla silahlanmayı, askerî yığınağı ve bölgesel müdahaleleri planlarken; Türkiye ise bu stratejilerdeki rolünü yeniden teyit ediyor. Zirve öncesinde gerçekleştirilen gözaltılar, tutuklamalar ve fiili olağanüstü hâl uygulamaları, savaş politikalarının yalnızca sınırların ötesinde değil içeride de baskı rejimini tahkim ettiğini gösteriyor. Yetmiş yılı aşkın NATO üyeliğinin ortaya koyduğu tablo, değişen iktidarlara rağmen Türkiye’nin emperyalist ittifakın bölgesel politikalarındaki konumunun korunduğu; savaş politikalarının bedelinin ise her dönemde emekçilere, demokratik haklara ve kamusal kaynaklara kesilmesi oldu.

Kaynağa Git

İlgili Haberler