Yapay zekânın hemen her gün hem Türkiye'de hem de dünyada farklı boyutlarıyla tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Artık bu dönüşümü yalnızca teknolojiyi kullanan bireyler olarak değil, çevremizde yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimleri gözlemleyen insanlar olarak da çok net hissediyoruz. Yapay zekâ, bir taraftan üretkenliği artırırken diğer taraftan bazı yeteneklerimizi ona devretmemize neden oluyor. Bunun doğal sonucu olarak da işimizi kaybetme endişesi giderek daha fazla gündeme geliyor.
Aslında teknolojik gelişmelerin işsizliği artıracağı yönündeki kaygılar yeni değil. Sanayi Devrimi'nden bu yana her büyük teknolojik sıçramada benzer tartışmalar yaşandı. Ancak geçmiş deneyimler, kaybolan mesleklerin yerine teknolojiyle uyumlu yeni iş alanlarının ortaya çıktığını gösterdi. Bu nedenle korkulduğu ölçüde kalıcı bir işsizlik bugüne kadar yaşanmadı.
Teknoloji istihdamı zorlamaya başladı
Bugün ise farklı bir döneme giriyoruz. Yapay zekânın yalnızca teknoloji şirketlerinin değil, sanayi, finans ve hizmet sektörleri başta olmak üzere reel sektörün hemen her alanında kullanılmaya başlanması dönüşümün kapsamını ciddi biçimde genişletiyor. Teknoloji şirketleri uzun süredir yüksek verimlilik artışları sağlarken aynı zamanda önemli sayıda çalışan sayısını azaltıyor. Şimdi benzer eğilimlerin teknoloji dışındaki sektörlere de yayılmaya başladığını görüyoruz.
Henüz bunun makro verilerde çok güçlü bir yansımasını görmesek de teknolojide öncü şirketlerin normal koşullarda yaratacakları istihdamın oldukça altında çalışan sayısıyla çok daha yüksek üretim, verimlilik ve kârlılık elde ettiklerini izliyoruz. Bugüne kadar bu dönüşüm daha çok teknoloji şirketleriyle sınırlıydı. Oysa bugün yapay zekânın üretim süreçlerine yaygın biçimde entegre olduğu yeni bir döneme giriyoruz. Önümüzdeki yıllarda bunun iş gücü piyasaları üzerindeki etkilerini çok daha belirgin biçimde gözlemleyeceğiz.
Peki neden henüz büyük bir işsizlik dalgası yaşamıyoruz?
Bunun en önemli nedenlerinden biri demografik gelişmeler olabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1946-1964 yılları arasında doğan ve "Baby Boomer" olarak adlandırılan kuşak artık emeklilik dönemine girmiş durumda. Bu durum özellikle gelişmiş ülkelerde iş gücü arzını azaltıyor. Dolayısıyla teknolojinin istihdam üzerindeki olumsuz etkileri, iş gücündeki doğal daralma nedeniyle şimdilik tam olarak hissedilmiyor.
Bu kuşak aynı zamanda birçok ülkede gelir ve servetten en büyük payı alan nesil olma özelliğini taşıyor. Emeklilik dönemlerinde yaptıkları harcamalar, çocuklarına ve torunlarına sağladıkları finansal destek sayesinde tüketim talebini canlı tutuyorlar. Böylece hem ekonomik büyümeye katkı sağlıyor hem de teknolojinin yaratabileceği işsizliğin sosyal etkilerini bir süre daha sınırlıyorlar.
Ancak bu geçici bir denge olabilir. Zaman içerisinde yapay zekânın üretimde daha yaygın kullanılmasına karşın iş gücü talebinin aynı hızda artmaması, işsizlik oranlarının yükselmesine yol açabilir. Geleceğin düşündüğümüzden daha erken geldiği bir dönemde yaşıyoruz ve bu nedenle teknolojik işsizliğin de beklediğimizden daha erken ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.
Nitekim ilk sinyaller gelmeye başladı. Özellikle teknoloji alanında lisans mezunlarının yüksek lisans veya doktora yapmadan iş bulmasının zorlaştığına ilişkin hem anekdot niteliğinde bilgiler hem de bazı sayısal göstergeler dikkat çekiyor. Şimdilik bu gelişmeler daha çok büyük teknoloji şirketleriyle sınırlı görünse de yapay zekânın reel sektöre yayılmasıyla etkilerin çok daha geniş bir alana yayılması beklenebilir.
Bu nedenle konuyu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal istikrar açısından da değerlendirmek gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda dünyada en çok tartışılacak başlıklardan biri muhtemelen teknolojik işsizliğin nasıl yönetileceği olacaktır.
Vatandaşlık geliri tek çözüm olamaz
Bugüne kadar en fazla gündeme gelen çözüm önerisi, koşulsuz temel gelir ya da vatandaşlık geliri uygulamalarıdır. İstihdamda olsun ya da olmasın her vatandaşın belirli bir asgari gelir elde ettiği modellerin önümüzdeki dönemde daha fazla tartışılacağını ve yaygınlaşarak devreye girebileceğini düşünüyoruz.
Ancak burada önemli bir sorun bulunuyor. Ortalama yaşam süresinin giderek uzadığı bir dünyada insanların yalnızca temel gelirle yaşamlarını sürdürmeleri, ruh sağlığı, sosyal aidiyet ve toplumsal istikrar açısından önemli riskler doğurabilir. Sadece buna dayanan bir sistemi sürdürmek çok kolay olmayacaktır.
Çalışma sürelerini kısaltarak, vardiya sayısını arttırabiliriz
Bu noktada üzerinde uzun süredir düşündüğümüz farklı bir alternatifi burada açmak istiyoruz. Pandemi sonrasında hibrit ve uzaktan çalışma modelleri hızla yaygınlaştı. Önümüzdeki dönemde bunun bir adım ötesine geçilebilir. Çalışma sürelerinin kısaldığı ve işlerin iki farklı vardiyaya bölündüğü yeni bir istihdam modeli gündeme gelebilir. Tıpkı geçmişte okullarda uygulanan sabahçı-öğlenci sistemi gibi işletmelerde de çalışanlar iki farklı vardiyada görev yapabilir. Zaten imalat sanayi, güvenlik hizmetleri, yeme,içme gibi birçok alanda vardiya usulü çalışıldığını biliyoruz. Bu tür sektörlerde de çalışma süreleri kısılarak vardiya sayısı arttırılabilir. Yöneticiler açısından böyle bir model her zaman uygulanabilir olmayacaktır. Ancak birçok operasyonel görev için bu yaklaşım mümkün görünüyor. Böyle bir sistem aynı üretim kapasitesi içinde çok daha fazla kişinin istihdam edilmesini sağlayabilir ve teknolojinin yaratacağı işsizliği önemli ölçüde hafifletebilir. Elbette böyle bir geçiş için işgücü piyasalarına yönelik yasal düzenlemelerin de devrede olması gerekecektir.
Bu öneri beraberinde ücret tartışmasını da getirecektir. Yarım gün çalışan insanların yarım ücret alacağı düşünülebilir. Ancak uzun vadede bunun sürdürülebilir olmayacağı kanaatindeyiz. Talebin korunabilmesi için insanların gelir seviyelerinin de korunması gerekecektir. Başlangıçta bunun maliyetini sermaye üstlenecek gibi görünse de kitlesel işsizliğin oluştuğu ve talebin çöktüğü bir ekonomide şirketlerin kârlılıklarını korumaları zaten mümkün olmayacaktır. Sonuçta sermayenin de yaşayabilmesi için talep yaratan bir gelir düzeyinin korunması zorunludur.
Kar maksimizasyonundan sürdürülebilirlik maksimizasyonuna
Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde kapitalizmin temel hedefinin de dönüşmeye başlayacağını düşünüyoruz. Bugüne kadar işletmelerin temel amacı kâr maksimizasyonu olarak kabul edildi. Oysa artık iklim değişikliği, gelir dağılımı, toplumsal eşitlik, sosyal sorumluluk ve çevresel etkiler şirketlerin karar süreçlerinin ayrılmaz parçaları haline geliyor.
Nitekim geçtiğimiz hafta Avrupa'da, özellikle Paris'te yaşanan olağanüstü sıcaklıklar iklim değişikliğinin artık geleceğin değil bugünün sorunu olduğunu bir kez daha gösterdi. 2050'lerde beklenen sıcaklıkların daha şimdiden yaşanmaya başlaması sürdürülebilirlik kavramının neden bu kadar önem kazandığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve giderek genişleyen çevresel ve sosyal düzenlemeler şirketleri yalnızca finansal performanslarıyla değil, topluma ve çevreye yaptıkları katkılarla da değerlendiren yeni bir çerçeve oluşturuyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde firmaların yalnızca kârlarını değil, sürdürülebilirliği de maksimize etmeye çalışacakları yeni bir ekonomik anlayışın güçleneceğini düşünüyoruz. Belki de kapitalizm tarihinin yeni evresi, kâr maksimizasyonundan sürdürülebilirlik maksimizasyonuna doğru gerçekleşecek bu dönüşüm olacaktır.
Yaşadığımız teknolojik devrimin verimlilik artışı boyutunu ya da risklerini çok konuşuyoruz. Özellikle, riskler kısmında çok ciddi argümanlar var. Her biri geleceğimiz ve varlığımız açısından çok önemli ve mutlaka tartışılması gerekiyor. Bu yazıda henüz çok ortaya çıkmamış ama bir şekilde gelme ihtimali yüksek işsizlik konusunda nasıl bir çözüm üretebiliriz ve bu durum kapitalist sistemde nasıl bir evrime yol açabilir konusunda görüşlerimizi paylaşmaya çalıştık. Bu görüşleri akademik bir çalışmaya dönüştürmeyi de planlıyoruz.