Ana içeriğe geç

Yapay zekâ bizi sınıflardan kurtaracak mı? Nâzım’ın makine rüyası gerçek oluyor

Nâzım Hikmet, 1920’lerde mistik ilham perisini reddedip şiiri ‘çelik putrellerle’ inşa ettiğinde, aslında çağın makineleşme hızını sanata taşıyordu. Bugün yapay zekânın edebiyat ve sanattaki sarsıcı etkisi ile otomasyonun getirdiği yapısal değişimler şairin bu ütopyasını tartışmaya açıyor

Yapay zekâ bizi sınıflardan kurtaracak mı? Nâzım’ın makine rüyası gerçek oluyor
Aydınlık
16

Edebiyat ve sanat dünyası, son yıllarda yapay zekânın üretim süreçlerine dahil olmasının yarattığı sarsıntıyı tartışıyor. Büyük dil modellerinin saniyeler içinde hacimli metinler üretmesi, görüntü oluşturma algoritmalarının görsel sanatlarda geleneksel “insan dehası” kavramını sorgulatmaya başlaması, sanat tarihindeki kırılma noktalarını yeniden gündeme getirdi. Bu kırılmaların Türkiye’deki en erken ve en radikal habercilerinden biri ise 1920’lerin sonundan itibaren estetik tabulara savaş açan Nâzım Hikmet’ti.

Nâzım Hikmet’in Moskova’da tanıştığı fütürizm ve konstrüktivizm (inşacılık) akımlarıyla şekillenen sanat anlayışı, günümüzün algoritma tabanlı sanat üretimiyle çarpıcı benzerlikler taşıyor.

İLHAM PERİSİ YERİNE ASMA KÖPRÜ PUTRELİ

Klasik edebiyatta şair, ilham bekleyen duygusal bir deha olarak görülürken bunun aksine Nâzım Hikmet, 1929 yılında yayımlanan “835 Satır” kitabındaki “Sanat Telakkisi” adlı şiirinde bu mistik yaklaşımı tamamen reddetti. Hikmet, kendi yöntemini bir inşaat mühendisinin rasyonalitesiyle şu dizelerle tanımladı:

“Fakat benim şiirime ilham veren perimin / omuzlarında açılan kanat: / Asma köprülerin demir putrellerindendir!”

Bugün yapay zekânın dili “hissederek” değil, kelimeler arasındaki matematiksel vektörleri ve olasılık geometrisini hesaplayarak inşa etmesi, Nâzım’ın kelimeleri geometrik ve yapısal olarak bir araya getiren “mısra mühendisliği” tanımının dijital bir simülasyonu olarak okunabilir.

GÖRSEL KODLAMA VE TEKNİK YAZI İŞÇİLİĞİ

Şairin görsel ve tipografik tercihleri de dönemi için birer teknik tasarım niteliğindedir. 1922 tarihli “Açların Gözbebekleri” şiiri, Türkiye’de fütürist sayfa düzeninin ilk basılı örneği kabul edilir. Bu metinde kelimeler geleneksel düz satırlar halinde değil; büyüyerek, küçülerek ve kırılarak sayfaya yerleşir. Bu dizilim, metnin sadece anlamsal değil, birer görsel “kod” olarak kullanılması anlamına gelir ki bu yaklaşım, bugünün kod tabanlı üretken sanat tasarımlarının tipografik bir öncülüdür.

Ayrıca Nâzım Hikmet, 1930’lu yıllarda Akşam gazetesinde “Orhan Selim” takma adıyla yazdığı köşe yazılarında, kendisini seçkin bir sanatçıdan ziyade “teknik kalem emekçisi” ve “gündelikçi yazı işçisi” olarak tanımlar. Yazarlığı rasyonel bir üretim bandına benzeten bu tanım, yapay zekânın bugün yaptığı “endüstriyel metin fabrikasyonu” ile kavramsal bir paralellik gösterir.

BÜYÜK VERİ VE MAKİNE SENFONİSİ

Yapay zekâ bizi sınıflardan kurtaracak mı? Nâzım’ın makine rüyası gerçek oluyor - Resim : 1

Nâzım Hikmet, 1921 tarihli “Orkestra” şiirinde tekil insan zihnini ve geleneksel araçları çağın hızını kavramakta yetersiz bulur. Şiirinde “Akümülatör, dinamo, motor... Trrrrum! / Bize bir ulu orkestra lazım” diyerek, tüm makinelerin birleştiği devasa bir kolektif senfoni tasvir eder.

Günümüzde üretken yapay zekâyı besleyen küresel ağlar, bulut sistemleri ve milyarlarca cihazın ortak verisi büyük veri, Nâzım’ın düşlediği ve insan kapasitesini aşan o “küresel makine orkestrasının” teknolojik karşılığı olarak değerlendirilebilir.

NÂZIM’IN ÜTOPYASI VE YAPAY ZEKÂ

Nâzım Hikmet’in makinelere ve otomasyona duyduğu coşku, salt bir teknolojik hayranlık değil, insanlığın “zorunlu çalışmadan” kurtularak özgürleşeceği sınıfsız bir toplum ütopyasının parçasıdır. Kuntay Gücüm’ün “Marx’ın Makineleri” adlı kitabındaki analizler, şairin bu ütopyasının yapay zekâ çağındaki teorik çerçevesini netleştirir.

Gücüm’e göre, insanlığın varoluşundan beri “çalışmak”, Adem’in Cennet’ten kovulurken aldığı bir ceza olarak görülmüş ve kapitalizm bu zorunlu çalışmayı yüceltmiştir. Yazar, “Yapay Zekâ Çağı’nda insanın zorunlu çalışmadan kurtulma olanağı var.” diyerek, makinelerin insanın sırtındaki “üretim yükünü” devralma potansiyeline dikkat çeker. Nâzım’ın makineleşme arzusu da tam olarak bu noktada temellenir: İnsan, üretimi makinelere devrettiğinde yeryüzündeki ekmek kavgasından azade olacak ve gerçek anlamda gelişmeye vakit bulacaktır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler