Oktay DURAN
Zehra o sabah diğer günlerden biraz daha erken kalktı. Ev henüz sessizdi. Avludan içeri süzülen serinlik yüzünü yaladı. Sandığını açtı. İpliklerin arasından açık renkli olanları seçti. İğneyi eline aldığında kısa bir an durdu. Çünkü bu seferki, sıradan bir oya olmayacaktı. Günlerdir içinde büyüyen bir şey vardı. Bir sevinç… Ama aynı zamanda çekingen bir suskunluk. Kimseye söylememişti henüz.
Belki nazar değmesin diye, belki de alıştığı o “söylemeden anlaşılma” hâlinden…
Heyecandan titreyen parmaklarının arasında iğneyi hareket ettirdikçe yazmanın kenarında henüz açmamış çiçeklerin minik tomurcukları oluşmaya başladı. Öğlene doğru komşular geldi. Gündelik konuşmalar, küçük dertler, kısa gülüşler… Sonra bir sessizlik oldu.
Hatice kadının gözü Zehra’nın başındaki yazmaya takıldı. Uzun uzun izledi. Gözleri o tomurcuklarda sabitlendi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Bu oya…” dedi yavaşça, “boşuna takılmaz.”
Zehra başını eğdi. Konuşmadı. Ama gerek de yoktu zaten. Anlamıştı Hatice Kadın "Bizim gelinden müjde var" dedi. Bir anda ortam değişti. Sevinç, tebessüm, paylaşılan bir sır… Zehra’nın gözleri doldu. Çünkü ilk kez, kendi sesi olmadan anlaşılmıştı.
Bu sahne, yalnızca bir köy hikâyesi değildir. Aynı zamanda toplumsal iletişimin görünmeyen katmanlarına dair güçlü bir örnektir: İğne oyası ile kendini ifade etmektir.
Erving Goffman, “Bireyler sosyal hayatta kendilerini doğrudan değil, belirli semboller ve performanslar aracılığıyla ifade edebilir” demektedir. Zehra’nın oya aracılığıyla verdiği mesajda da söz yoktur ama anlam vardır; doğrudan ifade yoktur ama güçlü bir sunum vardır. Zehra’nın konuşmak yerine oya ile anlatmayı seçmesi bireysel bir tercih gibi görünse de, aslında öğrenilmiş, içselleştirilmiş bir kültürel pratiğin tezahürüdür. Kadın, doğrudan ifade alanı daraldığında, dolaylı anlatım biçimleri geliştirir; duygularını bastırmaz, dönüştürür; iğne ve iplik aracılığı ile yazmanın kenarında görünür kılar.
Acı biber oyasıyla “canım yanıyor” demeye çalışır, sarı çiçeklerle “seni özledim”, dikenli kaktüs ve küstüm çiçeği oyaları ile “kırgınım”, zeytin dalı oyası ile “bitsin bu kırgınlık, barışmak istiyorum” der sessizce. Karanfil oyası ile “sevgi ve bağlılık”, siyah çiçek oyaları ile “yastayım veya içim karanlık” mesajlarını aktarır.
Adnan Memiş, iş hayatı boyunca bankacılık mesleğinin gereği olarak, somut verilere dayalı ifadelerinden arada bir sıyrılıp nasıl oldu da kendini iğnenin ucundaki sessiz dışa vurumları anlamaya çalışırken buldu, ben de bunu anlamış değilim.
Bir yandan profesyonel bankacılık mesleğini icra ederken diğer yandan iğne oyalarını büyük bir merakla biriktirmeye başladı. Bu birikimler zamanla bir tutkuya dönüştü. İpek ile ipliklerin kadınların elinde birer kendini ifade aracına dönüştüğünü keşfettikçe bu sanata ilgisi daha da arttı. Başka meraklıların biriktirmeye çalıştığı oyaları bile satın alıp dünyanın bu konudaki en kapsamlı koleksiyonunu yarattı ve konularının uzmanı değerli hocalarımızı kendi birikimlerini ölümsüzleştirme yolunda ikna etti.
Prof. Dr. Nurhan Atasoy ve Dr. Gönül Paksoy’a iğne oyalarını tarihi ve sosyolojik yönleriyle inceleyen muhteşem kitaplar sipariş etti. Türkçe ve İngilizce. Bilhassa İngilizce olanını ben elimin altında her daim bulundurup yabancı misafirlerime hediye ediyorum. Nedeni çok açık; iğne oyası dünya yüzünde sadece bizim Anadolu’muzda var olmuştur. Kozadan başlayıp ipliğe ve örümüne kadar özbeöz Anadolu kadınının kendini sanatla ifade etme aracıdır. Dolayısıyla bu kitap “bizden” bir hediyedir.
Adnan Memiş, yönetmen Sevinç Baloğlu’na, oyanın ipekten ipliğe, iplikten iğneye serüvenini anlatan bir belgesel film hazırlattı. Bu film 2024’ten beri dünyanın her yerinde düzenlenen belgesel filmleri festivallerinden ödüllerle dönüyor. Geçtiğimiz haftalarda 'Oya' filmi ABD Oregon’da 23'üncü kez düzenlenen The Archaeology Channel International Film Festivali’nden de 7 ödülle birden döndü. En iyi film, En iyi Senaryo, En iyi Sinematografi ve ayrıca 4 önemli dalda jüri özel ödülü aldı. Bu kez farklıydı; aynı festivalde bu kadar çok ödülü bir arada alabilmiş olması her belgesel filmin harcı değildi.
Yetmedi… Benim de mütevelli üyesi olmaktan gurur duyduğum, oya kültürnü Türkiye genelinde yaşatmayı hedefine alan Adnan Memiş Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı’nı faaliyete geçirdi. Bu vakıf Türkiye’de bir ara ihmal edilmeye yüz tutmuş bu sanatın yeniden yeşermesi için ciddi çabalar sarf ediyor.
Hatta Adnan’ın oya konusundaki bu çabaları Türkler kadar Japonların da ilgisini çekiyor. Ege’nin oya yapılan köylerinde bir de ne görelim? Japon kadınlar gelmişler, oya yapmayı öğreniyorlar, ülkelerine dönüp oya kursları açmaya başlıyorlar. Yakın zamanda ilgisizliğimizden dolayı baklavanın bile Türklüğünü tartışmaya açık hale getirdiğimizi düşünürsek canım oyamızı da bir bakmışız başka milletlere kaptırmışız. Allahtan kültürel değerlerimize sahip çıkma çabası veren Adnan Memiş gibi duyarlı vatandaşlarımız var.