Ana içeriğe geç

Türkiye, NATO üyeliğini savunma sanayii hamlesinin kaldıraçlarından birine çevirdi

Ankara’daki NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi Avrupa’da daha yakından izleniyor. Democrata’da Álvaro Villarroel imzasıyla yayımlanan analizde, Türkiye’nin İttifak içindeki konumunu yalnızca askeri gücüyle değil, kendi teknolojisini üreten savunma ekosistemiyle de güçlendirdiği vurgulandı.

Türkiye, NATO üyeliğini savunma sanayii hamlesinin kaldıraçlarından birine çevirdi
Haber Global
16

Democrata’da Álvaro Villarroel imzasıyla yayımlanan analiz, Ankara’daki NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’nin İttifak içindeki değişen rolüne odaklandı. Yazıda, Türkiye’nin NATO üyeliğini yalnızca güvenlik şemsiyesi olarak kullanmadığı; aynı zamanda savunma sanayiinde uzun vadeli bir dönüşümün zemini haline getirdiği belirtildi.

Brüksel’deki NATO karargâhı ile müttefiklerin örgütün geleceğini tartışacağı Ankara arasında iki bin kilometreden fazla mesafe var. Gelecek hafta Türkiye’nin başkenti, yaklaşık yirmi yıl aradan sonra yeniden Avrupa-Atlantik güvenliğinin merkezlerinden biri olacak.

Türkiye, NATO üyeliğini savunma sanayii hamlesinin kaldıraçlarından birine çevirdi
Ankara’daki NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi Avrupa’da daha yakından izleniyor. İspanyol basınında yer alan değerlendirmede, Türkiye’nin İttifak içindeki konumunu yalnızca askeri güçle değil, kendi teknolojisini üreten bir savunma ekosistemiyle de güçlendirdiği vurgulandı.

Brüksel’deki NATO karargâhı ile müttefiklerin örgütün geleceğini tartışacağı Ankara arasında iki bin kilometreden fazla mesafe var. Gelecek hafta Ankara, yaklaşık yirmi yıl aradan sonra yeniden Avrupa-Atlantik güvenliğinin merkezlerinden biri olacak.

İşte Villarroel'in o yazısı:

"Bu zirve sıradan bir toplantı olmayacak. Washington’ın Avrupa’ya “kendi savunmanda daha fazla sorumluluk al” baskısı sürüyor. Uluslararası dengeler de NATO’nun uzun yıllar yaslandığı birçok kabülü sarsmış durumda.

Liderler masaya oturmadan önce bile ortada kolay kolay inkâr edilemeyecek bir tablo var: Avrupalı liderler Ankara’ya tamamen Avrupa’da tasarlanıp üretilmiş bir savaş uçağıyla gelmeyecek. Bu görüntü, bugün NATO ve Avrupa Birliği içinde yürüyen tartışmanın özetlerinden biri gibi duruyor. Brüksel stratejik özerklikten söz ediyor; ancak kıtanın büyük askeri kabiliyetleri hâlâ önemli ölçüde Amerikan teknolojisine ve Amerikan savunma sanayiine dayanıyor.

Bu manzara, zirveye ev sahipliği yapan ülke açısından daha da güçlü bir anlam taşıyor. Avrupa savunma sanayii hâlâ ulusal parçalanmışlık, ortak büyük programlardaki yavaşlık ve entegrasyon sorunlarıyla boğuşurken Türkiye, askeri sanayide yükselen aktörlerden biri haline geldi. Ankara’nın son yıllarda kurduğu kapasite, artık bazı Avrupa başkentlerinde yakından izlenen bir örnek olarak görülüyor.

Türk savunma sanayiinin sessiz yükselişi

Brüksel’deki diplomatik çevrelerde Türkiye’nin yıllar içinde kendi savunma sanayiini büyütmeye en fazla yatırım yapan NATO üyelerinden biri haline geldiği kabul ediliyor. Bu süreç, Ankara’nın dışa bağımlılığını azaltırken hem İttifak içinde hem de NATO dışındaki bölgelerde nüfuz alanını genişletmesine yardımcı oldu.

İspanya, bu dönüşümü en net gören ülkelerden biri. Son yıllarda Madrid ile Ankara arasında havacılık alanındaki işbirliği derinleşti. Alımlar, ortak programlar, uçuş simülatörleri, pilot eğitimi ve savunma şirketleri arasındaki endüstriyel temaslar iki ülkenin savunma ilişkilerinde öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

Zamanlama tesadüf değil. Uluslararası düzen yeniden şekillenirken Ankara, Batı güvenlik mimarisi içindeki ağırlığını artırmaya çalışıyor. Bu arayışın kökleri ise Türkiye’nin NATO tarihindeki yerine kadar uzanıyor.

Soğuk Savaş dünyayı iki sert bloğa ayırdığında Türkiye, dış politikasını uzun yıllar etkileyecek bir karar aldı: Batı safında yer almak. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılması, ülkenin jeopolitik konumunu değiştirdi ve İttifak üyeliğini sonraki hükümetler için temel önceliklerden biri haline getirdi.

Dönemin Dışişleri Bakanı Mehmet Fuat Köprülü, Türkiye’nin katılımı sırasında şu mesajı vermişti: “Bizde, samimi bir işbirliği ruhuyla hareket eden ve katıldığımız antlaşmanın amaçlarına ulaşılması için gösterilecek bütün çabalara tam olarak katılmaya hazır bir müttefik bulacaksınız.”

Bu sözler yalnızca diplomatik nezaket değildi. Ankara, Batı ve Sovyet blokları arasında bölünmüş bir dünyada NATO’ya katılmanın hangi tarafa ait olduğunu açıkça gösteren bir karar olduğunu biliyordu. İttifak ise karşılığında çok değerli bir stratejik kazanım elde etti: Türkiye’nin kara, deniz ve hava üslerine erişim; ayrıca güneydoğu kanadında, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Karadeniz’e açılan özel bir konum.

NATO Türkiye’de kamuoyunu da kazanmak istedi

Müttefik kaynaklara göre Türkiye’nin Batı’ya verdiği destek uzun süre yalnızca askeri alanla sınırlı kalmadı. Türkiye’de NATO üyeliğine yönelik toplumsal destek, yıllar boyunca geniş bir kabul gördü.

Bu desteğin yerleşmesi kendiliğinden olmadı. NATO, Türkiye’de yalnızca askeri varlık kurmakla yetinmedi; kamuoyuna ulaşmak için de kampanyalar düzenledi. Müttefikler, Türkiye’nin Batı güvenliği için kilit bir ülke olduğunu biliyor, bu rolün Türk toplumuna anlatılmasını en az askeri hazırlık kadar gerekli görüyordu.

Bu anlayıştan, İttifak tarihinin en ilginç iletişim kampanyalarından biri çıktı: “Barış Kervanı.” Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışından esinlenen gezici sergi, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi şehirleri dolaştı. Sergide NATO’nun nasıl çalıştığı ve Türkiye’nin örgüt içindeki stratejik yeri halka anlatıldı.

Dönemi için sonuç çarpıcıydı. Sergiyi 420 binden fazla kişi ziyaret etti. Bu sayı, o yıllardaki kentsel nüfusun yaklaşık üçte birine denk geliyor ve kampanyayı Soğuk Savaş sırasında NATO’nun yaptığı en büyük tanıtım hamlelerinden biri haline getiriyordu.

Türkiye’nin NATO açısından değeri hiçbir zaman yalnızca asker sayısıyla açıklanmadı. Asıl güç coğrafyadan geliyordu. Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında bulunan Türkiye, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki ana stratejik hatların üzerinde yer alıyor. NATO, kuruluş yıllarından itibaren bu konumu vazgeçilmez gördü.

Hatta Türkiye’nin üyelik süreci resmen tamamlanmadan önce bile müttefikler İzmir’de bir askeri karargâh kurulmasına karar vermişti. Türkiye’nin güney kanadının savunmasında kilit rol oynayacağı daha o dönemde kabul edilmişti. 1952 yazında Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı resmen kuruldu. Bu yapı, olası bir çatışmada Yunan ve Türk birliklerinin operasyonel kontrolünden sorumlu olacak, başında da Amerikalı bir general bulunacaktı.

Türkiye, NATO üyeliğini aynı zamanda ordusunu modernleştirmek için kullandı. Washington’dan gelen mali destek, teknik eğitim ve askeri yardım Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Batı standartlarına göre yeniden yapılanmasını sağladı. NATO’ya girişinden yalnızca yedi yıl sonra Ankara, bu kez Avrupa’ya bir adım daha yaklaşmak için dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurdu. Bu süreç ortaklık anlaşmasına kadar ilerledi; tam üyelik yolu ise sonraki yıllarda tıkandı.

İlişkideki çatlaklar hiç eksik olmadı

Türkiye ile müttefikleri arasındaki ilişki hiçbir zaman pürüzsüz ilerlemedi. Ankara, son onlarca yılda NATO içindeki uyumu zorlayan birçok başlıkta merkezde yer aldı.

İlk büyük krizlerden biri Kıbrıs harekâtı sonrasında yaşandı. ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması, ilişkilerde derin bir kırılma yarattı. Daha sonraki yıllarda iç siyasetteki demokratik gerileme tartışmaları, Orta Doğu politikalarındaki farklılıklar ve özellikle Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinin alımı yeni gerilimler doğurdu.

2003’te TBMM'nin Irak işgali sırasında Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden geçişine izin vermemesi de Washington’da unutulmayan kararlardan biri oldu. Oylama, Ankara’nın kendi ulusal çıkarlarını gerektiğinde ABD planlarının önüne koyabileceğini gösterdi.

Real Instituto Elcano araştırmacısı Jesús A. Núñez’in değerlendirmesi bu tabloyu özetliyor: “Türkiye ile ilişki, NATO’nun güvenlik ittifakı olduğunu; siyasi bakımdan tamamen uyumlu bir topluluk olmadığını gösteriyor.”

Bu sözler, İttifak tarihinin geniş bir bölümünü anlatıyor. Soğuk Savaş boyunca öncelik Sovyetler Birliği’ni çevrelemekti. Bu hedef, zaman zaman bugün NATO’nun savunduğunu söylediği demokratik standartlardan uzak yönetimlerle birlikte hareket etmeyi de beraberinde getirdi.

Ankara’da Avrupa’yı bekleyen çelişki

Yaklaşan zirve bu çelişkiyi yeniden görünür hale getirecek. Brüksel, gerçek bir Avrupa savunma sanayii tabanı kurmaktan söz ediyor. Fakat liderleri ağırlayacak ülke, uzun yıllara yayılan bir stratejinin devletlerin askeri kapasitesini nasıl değiştirebileceğine dair güçlü bir örnek sunuyor.

Türkiye, onlarca ülkeye ihraç edilen silahlı insansız hava araçları geliştirdi. Havacılık sanayiini büyüttü. Kendi deniz platformlarını güçlendirdi. Dış teknolojiye bağımlılığını adım adım azalttı.

Avrupa ise hâlâ ulusal pazarların parçalı yapısını, mükerrer askeri programları ve ölçek ekonomisi yaratma zorluklarını aşmaya çalışıyor. Bu yüzden Ankara’daki zirve fotoğrafı, diplomatik protokolün ötesinde bir anlam taşıyacak.

Avrupalı liderler, savunmaya yapılan uzun vadeli yatırımın jeopolitik etkiye dönüşebileceğini gösteren bir başkente gelecek. Aynı sırada Avrupa, stratejik hedeflerini gerçek askeri kapasiteye çevirecek formülü aramayı sürdürecek.

Zirvenin en güçlü çelişkisi belki de burada yatıyor. NATO, Batı güvenliğini nasıl güçlendireceğini, savunma sanayiinde son yıllarda ciddi mesafe alan bir ülkenin başkentinde tartışacak. Avrupa ise kendi savunma hamlesini nasıl hızlandıracağını sormaya devam edecek.

Şimdilik bu sorunun cevabı Avrupa fabrikalarından gelmiyor."

Kaynağa Git

İlgili Haberler