Ana içeriğe geç

Milli takım ülkemizin davranış bilimine ayna tuttu: Optimizm Bias

Dünya Kupası öncesi konuşulanlar ile ilk yenilgiden sonra söylenenler arasında yalnızca birkaç gün vardı. Oysa değişen takım değil, beklentilerdi. Davranış bilimciler buna "Aşırı İyimserlik Yanlılığı" diyor: İnsanlar gerçekleri değil, görmek istedikleri sonucu merkeze koyuyor...

Milli takım ülkemizin davranış bilimine ayna tuttu: Optimizm Bias
Odatv
16

Dünya Kupası başlamadan önce Türkiye'de tanıdık bir hava oluştu: Henüz ilk maç oynanmamıştı. Rakiplerin gerçek gücü sahada görülmemişti. Turnuvanın nasıl şekilleneceğini kimse bilmiyordu. Buna rağmen televizyon ekranlarında, spor programlarında ve sosyal medyada aşırı özgüven vardı: Türkiye başarılı olacak...

Kimine göre çeyrek final garanti görünüyordu. Kimileri yarı final hesapları yapıyordu. Hatta dünya şampiyonluğundan söz edenler bile vardı.

İlginç olan şu: Bu değerlendirmeler yapılırken temel sorular çoğu zaman ikinci plana itildi:

-FIFA sıralamasında Türkiye'nin yeri neydi?

-Kadro derinliği rakiplerle karşılaştırıldığında ne durumdaydı?

-Dünya futbolunun en güçlü ülkeleriyle aradaki kalite farkı ne ölçüde kapanmıştı?

Bu sorular yerine başka cümleler dolaştı:

-"Bu jenerasyon farklı."

-"Bu takımda ruh var."

-"Tarih yazacağız."

Aslında burada yalnızca futbol konuşulmuyordu. Davranış bilimlerinin uzun yıllardır incelediği bir psikolojik eğilim sahaya yansıyordu: Aşırı İyimserlik Yanlılığı. Yani, Optimism Bias…

İYİMSERLİK TUZAĞI

Davranış bilimciler, insanların kendi geleceklerini, kendi projelerini ve özellikle ait oldukları grupların geleceğini olduğundan daha parlak görme eğiliminde olduğunu söylüyor. İnsan zihni çoğu zaman mevcut verileri değil, görmek istediği sonucu merkeze koyuyor…

Bu nedenle insanlar bazen geleceği tahmin etmiyor. Gelecekte görmek istedikleri tabloyu tarif ediyor.

Aşırı iyimserlik yanlılığı üzerine çalışan araştırmacı Oxford Üniversitesi'nden Prof. Bent Flyvbjerg, onlarca yıl boyunca yürüttüğü çalışmaların vardığı sonuçlardan biri şu: İnsanlar ve kurumlar geleceğe ilişkin karar verirken başarı ihtimalini büyütüyor, riskleri küçümsüyor. Başka bir ifadeyle, arzularını analiz zannediyorlar…

Fakat Türkiye örneğinde mesele yalnızca bireysel iyimserlik değil…

KİMLİK SORUNU

Spor psikologu Daniel Wann'ın taraftarlık üzerine yaptığı çalışmalar önemli bir noktaya işaret ediyor:

İnsanlar zamanla destekledikleri takımı kendi kimliklerinin bir parçası haline getiriyor. Takım kazandığında kendilerini başarılı hissediyor, kaybettiğinde bunu kişisel bir yenilgi gibi yaşıyorlar.

Milli takım söz konusu olduğunda bu bağ daha da güçleniyor.

Çünkü sahadaki takım artık yalnızca bir futbol takımı olmaktan çıkıyor. "Biz" oluyor!

Tam bu noktada kolektif narsisizm kuramının önde gelen isimlerinden psikolog Agnieszka Golec de Zavala'nın geliştirdiği "kolektif narsisizm" kavramı devreye giriyor.

Bu kavram, insanların ait oldukları grubun gücünü ve önemini gerçek kapasitesinin üzerinde değerlendirme eğilimini anlatıyor.

Buradaki kritik nokta şu: İnsanlar yalnızca kendi gruplarını sevmiyor. Kendi gruplarının büyük olması gerektiğine de inanıyor.

Bu nedenle takımın gerçek kapasitesi değil, hak ettiği düşünülen sonuç konuşulmaya başlanıyor.

SADECE FUTBOLDA DEĞİL

Türkiye'de sık rastlanan durum bu:

Futbolda...

Siyasette...

Ekonomide...

Hatta dış politikada...

Çoğu zaman analiz yapılmıyor; arzu edilen gelecek tarif ediliyor.

Bir seçim öncesinde büyük zafer hikâyeleri kuruluyor…

Bir ekonomik program açıklanınca bütün sorunların çözüleceği düşünülüyor…

Bir dış politika hamlesi yapıldığında ülkenin küresel dengeleri değiştireceği ileri sürülüyor…

Gerçekleşmeyince de aynı hızla ters kutba savruluyor!

Dün "tarih yazıyoruz" denilen yerde bugün "mahvolduk" denilmeye başlanıyor.

Oysa iki uç da aynı sorunun ürünü: Gerçekliği arzunun merceğinden okumak…

Belki de Türkiye'nin temel meselelerinden biri burada yatıyor.

Biz çoğu zaman olanı değerlendirmiyoruz. Olmasını istediğimizi değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden beklentiler yükseliyor.

Ve beklentiler yükseldikçe hayal kırıklıkları büyüyor.

Toplum bir uçtan diğerine savruluyor:

Bir gün dünya şampiyonu oluyoruz. Ertesi gün başarısızlığın kaçınılmaz olduğuna hükmediyoruz!

Oysa her ikisi de gerçek değil...

Gerçeklik ne coşkunun içinde ne de öfkenin içinde bulunur. Mevcut durumu analiz etmek yerine, gerçekleşmesini arzuladığımız sonucu konuşuyoruz.

Belki de Türkiye'nin sorunu özgüven eksikliği değildir.

Tam tersine… Asıl sorun, analiz yaparken bile arzularımızdan kurtulamamamızdır. Mevcut tabloya değil, kafamızdaki tabloya bakmamızdır…

Toplumlar hayal kurmayan toplumlar değildir. Hayallerini gerçekliğin yerine koymayan toplumlardır.

Başarı önce hayalde değil, gerçekle kurulan ilişkide başlar:

Toplumları ileri taşıyan, hayallerin büyüklüğü değil, gerçekleri doğru okuyabilme becerisidir…

Umutlarının büyüklüğü değil, kendine ne kadar dürüst bakabildiğidir…

Mehmet Ali Gürbüz

Odatv.com

Kaynağa Git

İlgili Haberler