Maastricht Antlaşması’ndan (1992) beri dikkat çeken politikalar, reformlar ve antlaşmalar; AB’nin, her bir üye devletinin sınırındaki giriş çıkışları yeniden dizayn etme çabası ile insan haklarına saygı duyan siyasi bir birlik olma imajı verme gayreti arasında bir denge kurma ikilemini ortaya koyuyor. Avrupa Mülteci Paktı adıyla gündeme gelen yeni mutabakat, giderek daha fazla güvenlik eksenli hale gelen Avrupa göç düzenlemelerinden bir kopuşu değil, göçmen nüfus karşıtlığı lehine bir devamlılığı temsil ediyor. Yeni mutabakat, üye devletlerin göç konusundaki sorumluluklarını esas alan Dublin sisteminin yerine üye devletler arasında ‘zorunlu’ ve ‘esnek’ bir dayanışmayı getiriyor. Burada altı çizilen ‘dayanışma’ ve ‘zorunluluk’ şöyle işliyor: Mültecileri kabul eden bir üye devletin kapasitesinin sınırlarına ulaşması halinde sorumluluk zorunlu olarak bir başka üye devlete devrediliyor. Peki, sorumluluğu istemeden de olsa devralan üye devlet ne yapacak? Bu durumda mülteciler, kendi ülkelerine geri dönüş sponsorluğu veya ev sahibi ülkeye mali yardım gibi teşviklerle gönderiliyor (Häkli etal., 2023). Bu durum; büyük miktarda mali destek karşılığında sınır polisi rolünü üstlenmeyi kabul eden Tunus, Mısır ve Türkiye gibi sınır ülkeleriyle daha fazla anlaşma yapılacağı anlamına geliyor.
Hiç şüphe yok ki bu yaklaşım AB ile üye devletlerinin çıkarlarına odaklanıyor ve sığınma ihtiyacı içinde olanın bir insan olduğu gerçeği tamamen yok sayılıyor. Tabii, AB ülkelerine ilk girişte uygulanacak tarama ve sınır prosedürlerinin Yeni Mutabakat'ta daha da ağırlaştırıldığını da eklemem gerek. ‘Uygunluk’ kriterlerinin muğlak doğası yüzünden mültecilerin çoğunluğunun elenmesi ve nihai kararların geciktirilmesi ve sığınma talep edenlerin ülkelerine geri gönderilmesi gibi durumların sıradan olaylar haline geleceğini öngörmek zor değil. Belgede göçmenler açıkça birbirleriyle karşılaştırılıyor ve AB’nin farklı türlerdeki göçmenler için farklı yanıtlar üretmesi gereği açık bir dille ifade ediliyor. Mutabakat, mülteci göçünü plansız, kasıtsız ve adeta bir doğa gücü ile akıp gelen ve sistemin boşluklarından nemalanmaya çalışan bir durum olarak tarif ediyor. Böylelikle bir yandan mültecileri birey olarak değersizleştirirken diğer yandan da AB için elverişli bir ‘sorun çözme’ anlatısının zeminini hazırlıyor (Häkli etal., 2023).
Yeni mutabakat, aile tanımını, göç yolculuğu sırasında kurulan aileleri de kapsayacak şekilde genişletiyor; fakat yetişkin mültecilerin çalışma hakkına erişim süresi dokuz aydan en fazla altı aya indiriliyor. AB, bu anlaşmanın yanı sıra, mevcut Geri Dönüş Direktifi'nin yerini alacak olan ve bloğun caydırma, gözaltı ve dışsallaştırma yaklaşımını daha da pekiştirecek olan yeni sınır dışı etme kurallarını içeren bir Geri Dönüş Yönetmeliği’ni de son haline getiriyor. Dışsallaştırma, yukarıda da bahsettiğim gibi daha zengin ülkelerin/bölgelerin sığınmacı akınını diğer ülkelere devrettiği ve böylece uluslararası insan hakları ve mülteci hukuku kapsamındaki sorumluluklarını, çoğu durumda daha az kapasiteye sahip ülkelere kaydırdığı bir strateji (HRW, Haziran, 2026).
Hızlandırılmış ret ve geri gönderme dönemi
Yeni kurallar; kimlik tespiti, sığınma başvurusunun değerlendirilmesi ve olası sınır dışı işlemleri amacıyla kişilerin altı aya kadar alıkonulabileceği yeni bir süreci başlattı. İlk adım, sığınmacının normal sığınma prosedürüne mi yoksa -başvurunun reddedilmesi halinde doğrudan sınır dışı süreciyle bağlantılı olan- yeni bir “sınırda sığınma prosedürüne” mi tabi tutulacağını belirleyecek olan bir ön inceleme. Pek çok sığınmacının, sığınma başvurusunun incelenmesi sırasında on iki haftaya kadar ve sınır dışı edilmeyi beklerken ilave on iki hafta daha alıkonulmayı içerebilen bu sınır prosedürüne tabi tutulması muhtemel görünüyor. Bu sürecin yasal dayanağı, giriş vizesi olmaksızın herhangi bir AB dış sınırına gelen herkesin yedi güne kadar sürebilecek bir tarama prosedürüne tabi tutulmasını zorunlu kılan Tarama Tüzüğü ile sağlanıyor. Bu uygulama, denizde kurtarılma veya durdurulma sonrasında gelen kişileri de kapsıyor. Refakatsiz çocuklara yönelik tarama dört gün sürerken, bir AB ülkesi sınırları içindeyken alıkonulan kişilerin üç günlük bir tarama sürecinden geçmesi öngörülüyor. Tarama süreci; bir güvenlik kontrolü, bir sağlık kontrolü ve vatansız kişilerin, işkence ya da diğer insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele mağdurlarının ve AB hukukunda tanımlandığı şekliyle “özel ihtiyaçları” olan kişilerin tespit edilmesine yönelik bir “ön savunmasızlık kontrolü”nü de içeriyor. Yeni mevzuat ayrıca, taraması yapılan sığınmacıların, fiziksel olarak bir AB ülkesi topraklarında bulundukları halde yasal olarak sanki ülkeye giriş yapmamış gibi sayıldıkları sorunlu bir hukuki yorumu da bünyesinde barındırıyor. Şu anda tüm AB ülkeleri tarafından havaalanı transit bölgeleri gibi yerlerde uygulanan bu “giriş yapmamış sayılma kurgusu”; sığınma hakkı ve etkili bir hukuki yola başvurma hakkı gibi hakların aşınmasına, ayrıca hukuka aykırı geri göndermelerin ve alıkoyma tedbirinin kötüye kullanımının önünün açılmasına dair endişeleri daha da arttırıyor (HRW, 2026).
Hak ihlalleri olan yerlere geri gönderme riski artıyor
Yeni mutabakat çerçevesinde AB, sığınma başvurularının değerlendirilmesi amacıyla “güvenli” kabul edilen ülkelerden oluşan ve tüm birliği kapsayan bir liste oluşturdu; bunun yanı sıra, her bir AB ülkesi kendi ulusal listesine başka ülkeleri de dahil edebiliyor. Ayrıca, bir ülke; topraklarının tamamında veya tüm insanlar için güvenli olmadığı kabul edilse dahi, artık “güvenli menşe ülke” olarak değerlendirilebiliyor. Hangi nedenle ülkelerinden kaçmak zorunda kaldıklarını belgeleyemeyenlere daha ağır bir ispat yükümlülüğü getiren “güvenli menşe ülke” kavramı, bu insanların insan hakları ihlallerine maruz kalacakları yerlere geri gönderilmesi riskini doğuruyor. Human Rights Watch; Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas, Tunus gibi ülkelerin yanı sıra Bosna-Hersek, Gürcistan, Sırbistan ve Türkiye gibi AB’ye aday ülkelerin de yer aldığı, AB’nin “güvenli menşe ülkeler” listesindeki her bir ülkede ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığını belgelerle ortaya koyuyor. Anlaşma uyarınca, yetkililerin bir sığınma başvurusunu menşe ülke gerekçesiyle reddetmesi halinde, aynı anda bir sınır dışı etme kararı (bir “geri gönderme kararı”) da çıkarmaları gerekiyor. Yeni kurallar dolayısıyla, ülkelerin çoğunda sığınmacının gözaltına alınma olasılığı artacak. Hukuken gözaltı işlemi; yalnızca gerekli ve orantılı olması durumunda, bir son çare olarak uygulanmalı. Bununla birlikte, ön incelemeden ve ardından sınırda yürütülen sığınma prosedüründen geçen kişilerin AB’ye girişine henüz yasal olarak izin verilmediği için yeni sınır prosedürüne tabi tutulan kişilerin büyük kısmının süreç boyunca gözaltında tutulması muhtemel görünüyor. Yeni kurallar, sınır dışı işleminin 12 haftalık süre içinde gerçekleştirilememesi halinde, ilgili kişinin normal prosedüre aktarılmasını öngörüyor; bu prosedür kapsamında, sınır dışı edilmeyi bekleyen kişiler, mutabakat öncesi rejimde 18 aya kadar gözaltında tutulabiliyordu. Yeni mutabakatta yer alan “Geri Gönderme Tüzüğü” ise bu azami süreyi daha da artırabilir (HRW, 2026).
Son olarak, İltica politikaları göçmenleri kontrol altına alınması gereken sayılar gibi yönetmeyi amaçlarken, ilticacıların örgütlü kolektif eylemler yoluyla bu alanları aktif olarak yeniden sahiplendiğini söylemem gerek. Sicilya'da, Mineo-CARA'da kendiliğinden örgütlenen pazar ve gayri resmi ulaşım sistemleriyle örneklendirilen kamp alanının yeniden sahiplenilmesi, dışlanmış nüfusların izolasyon ve ihmal koşulları altında bile nasıl yeni sosyal ve ekonomik birlikler yarattığını gösteriyor. Benzer şekilde Baden-Württemberg'de daha bürokratik bir kabul modeli olmasına rağmen, günlük mücadele dinamikleri ortaya çıkabiliyor ve güvenlik protokolleri ile göçmen eylemliliği arasındaki gerilimi görülebiliyor (Giuseppe, 2025).