Ana içeriğe geç

ABD-İran mutabakatı: Çok kutupluluk ve 'asimetrik ittifakın' sınırları

Yaptırım düzeninin çatladığı, ABD'nin İran üzerinde tahakküm kuramadığı, sermaye akışını bozacak sıcak çatışmalara son verildiği ve ekonomik çıkarların korunduğu bir senaryo…

ABD-İran mutabakatı: Çok kutupluluk ve 'asimetrik ittifakın' sınırları
Evrensel
16

ABD ve İsrail’in28 Şubat 2026'da İran’a başlattığı saldırılar, ‘2026 İran Savaşı’ ismiyle anılmaya başlandı.

Bu ay 4. ayını dolduracak saldırıların kuşkusuz en ayırt edici yanı, ABD öncülüğündeki emperyalist cephenin ‘özgürlük götürme’ söyleminin bu sefer gerçekten sert bir duvara çarpmış olması.

Benzer her saldırıda tekrarlanan ‘otokrat/dinci rejime karşı İran halkının özgürleştirilmesi’ söylemi, NATO bloğu da dahil olmak üzere Batı merkezli kapitalist sistemin paydaşlarının tam desteğini alamadı. Kuşkusuz bunda, Binyamin Netanyahu önderliğindeki Siyonist rejimin ‘beka’ arayışından doğan vahşiliği de kayda değer düzeyde etkili oldu.

Onlarca hava saldırısı, katliamlar, öldürülen üst düzey liderlere rağmen İran, en genel ifadeyle ‘sıkı durdu’. Bugün artık, savaştan galip çıkan tarafın İran olduğu kabul ediliyor.

Elbette söz konusu ‘sıkı duruşun’ jeopolitik bir karşılığı da vardı: Hürmüz Boğazı.

İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyeti, sayısız hava saldırısı ve stratejik bombardımandan daha etkili, küresel düzeyde bir silah işlevi gördü.

Son olarak İran ile ABD arasında varılan 14 maddelik mutabakat da tam olarak bu küresel durumun bir çıktısı.

Anlaşma, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ABD Başkanı Donald Trump'ın imzalarının ardından yürürlüğe girdi.

Trump, mutabakat zaptını Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un kendisi onuruna verdiği akşam yemeğinde, Versay Sarayı'nda imzaladı. Tarafların ayrıca İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında bir araya gelmesi beklenirken, son durumda görüşmenin belirsiz bir tarihe ertelendiği açıklandı.

Taraflar ve sistemler açısından düşündüğümüzde de, söz konusu anlaşma, yalnızca Tahran-Washington hattını değil, Rusya ve Çin’in Ortadoğu’daki konumunu da doğrudan etkileyen bir güç mücadelesi anlamına geliyor.

Rusya ve İran: Tarihsel yakınlık, nükleer işbirliği

ABD'nin İran'ın nükleer varlığına yönelik saldırılarında, ülkenin güneybatısında, Basra (Fars) Körfezi kıyısındaki Buşehr kenti stratejik bir öneme sahipti. Taraflardan bugüne kadar yapılan açıklamalar bir araya getirildiğinde, ABD/İsrail cephesinden buradaki nükleer tesislere Nisan başından itibaren en az 3-4 saldırı düzenlendiği biliniyor.

Buşehr, İran-Rusya ilişkileri açısından da kritik bir öneme sahip. İki ülke arasında 1995 yılında imzalanan anlaşmayla birlikte, bu şehir Rusya-İran nükleer işbirliğinin simgesi haline geldi.

Bu anlaşmayla birlikte Rusya, İran’ın daha önce Alman Siemens tarafından başlatılmış ancak 1979 İslam devrimi ve İran-Irak Savaşı nedeniyle yarım kalan Buşehr nükleer santralinin 1. ünitesini tamamlamayı üstlendi. Rus nükleer uzmanlarının temel perspektifi, reaktörü mevcut Alman altyapısına entegre etmek üzerineydi. Anlaşmaya göre ayrıca yakıt temini ile teknik destek Rusya tarafından sağlanacaktı ve Tahran'ın santrali işletme ve teknik deneyim kazanma sürecini de içeriyordu; yani sadece inşa değil, uzun vadeli nükleer kapasite aktarımı planlanıyordu.

Anlaşmayla birlikte yüzlerce Rus mühendis ve teknik uzman bizzat sahada çalıştı, 2013 yılında operasyonel kontrol büyük ölçüde İran'a devredilse de Rusya tam olarak çekilmedi. Çünkü yakıt tedariki hala Rusya'dan geliyordu ve kullanılmış yakıt Rusya'ya geri gidiyordu.

Bir yıl sonra, 2014'te yapılan yeni anlaşmayla Rus teknik kadro sahaya tekrar döndü. 2025 verilerine göre sahada bulunan 3 bin personelin en az 700'ü Ruslardan oluşuyordu.

Peki, İran'a düzenlenen saldırılarda Rusya neden 'sessiz kaldı' veya kendisinden beklenen tepkiyi göstermedi? Aslında, Rusya-İran ilişkileri hiçbir zaman 'tam ittifak' şekli almadı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) döneminde çeşitli dostluk ve ticaret anlaşmaları imzalanmış olsa da, ilişkilerin niteliği ittifaklıktan ziyade, çıkarların ön planda olduğu bir tür işbirliği düzeyindeydi.

Şubat saldırıları başladıktan sonra Kremlin, resmi açıklamalarında saldırıları açık bir dille kınadı, çatışmaların durdurulmasını ve diplomatik çözüm aranmasını önerdi. Ancak Rusya'nın bu tutumu, gücünden ve mevcut pozisyonundan doğan jeopolitik çıkarlarının bir sonucuydu. Nükleer anlaşmalar dışında, Rusya-İran hattı, Rusya'nın bölgedeki çıkarları ve gücü oranında şekillendi.

Yani örneğin, söz konusu saldırılar Suriye'de Beşar Esad yönetiminin devrilmesinden önce başlasaydı, sahada çok daha fazla varlığı, gücü ve çıkarları bulunan Rusya'nın tutumu çok daha sert olurdu diyebiliriz.

Öte yandan, Rusya-Ukrayna savaşının Rus ekonomisi ve askeri gücü üzerindeki yükü de, Rusya'yı 'kınayan' pozisyonda tutan bir diğer önemli olguydu.

Örneğin, Rusya'nın Devlet Nükleer Enerji Şirketi Rosatom'un Nisan ayında Buşehr'deki faaliyetlerini durdurması, Moskova'nın İran'ı temas hattına girecek şekilde savunmaktan çok, kendi nükleer varlığını ve pazarlık kozunu koruma niyetiyle hareket ettiğini gösteriyor. (Bu arada, İran, Rus uzmanların Buşehr Nükleer Santrali'nin inşasını tamamlamak üzere yakında ülkeye geri döneceğini açıkladı.)

İran, Rusya için oldukça kritik bir ülke olarak kalmaya devam ediyor. Zira Tahran, Rusya'nın Ortadoğu-Körfez hattında doğrudan ya da dolaylı olarak varlık gösterebileceği son durağı. Dolayısıyla, savaşan taraf İran'ın aksine, Rusya'nın daha 'soğuk' bir pozisyon aldığı söylenebilir.

Son mutabakat da Rusya için iki anlama geliyor:

Birincisi, gücünü ve sistemini koruyan İran'ı kendi cephesinde tutmaya devam ediyor. ABD-İran hattında 'ertelenen' nükleer varlıklar konusunda, İran hala Rusya'nın desteğine ve uzmanlığına muhtaç.

İkincisi ise, başarılı ve sürdürülebilir olması halinde, söz konusu mutabakat, Suriye'nin ardından Rusya'nın bölgede dayandığı asıl büyük gücün kaybedilmemesi anlamına geliyor.

Çin ve İran

Çin-İran ilişkileri için de, aynı Rusya'yla olduğu gibi ideolojik bir yakınlıktan çok, Atlantik merkezli hegemonyaya karşı kurulan bir çıkar ortaklığı denebilir. Pekin ve Tahran'ın son büyük yakınlaşması, 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşmasıydı.

Enerji, altyapı, üretim, teknoloji ve sağlık alanlarında yapılan anlaşmanın özü, indirimli petrol tedariki karşılığında İran ekonomisine yatırım yapılmasıydı.

Rusya'dan farklı olarak Pekin, ne İran’la kurduğu bağları koparmak istiyor ne de Körfez hattındaki ilişkilerini riske atmak. Çin yönetimi, saldırıların ilk günlerinden itibaren ateşkes, müzakere ve gerilimin düşürülmesi gibi başlıklarla konuştu; Dışişleri Bakanı Wang Yi başta olmak üzere Çinli yetkililer, askeri seçeneğin çözüm üretmeyeceğini defalarca vurguladı.

Bu tutumun salt bir 'barışseverlikten' ziyade, Pekin yönetiminin Körfez monarşileriyle kurduğu devasa ekonomik ilişkilerle ilgisi var.

Örneğin, Çin’in Suudi Arabistan’la ticaret hacmi son yıllarda hızla büyüdü; Reuters’ın Çin gümrük verilerine dayandırdığı haberlere göre 2024’te bu hacim 50 milyar doların üzerine çıktı, Suudi Arabistan’ın Çin’e ihracatı da yaklaşık 57 milyar dolara ulaştı ve bunun büyük kısmını petrol oluşturdu. Birleşik Arap Emirlikleri de Çin’in önemli ortakları arasında yer alıyor; iki ülke arasındaki ticaret hacmi 100 milyar doları aşmış durumda. AFP verilerine göre Çin, yalnızca Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar ve Irak’tan 2025’te yaklaşık 112 milyar dolarlık petrol ithal etti. Çin’in İran petrolünün de başlıca alıcısı olduğu düşünüldüğünde, Pekin’in Körfez’de tek bir ülkeye değil, bütün bölgeye yayılan çok katmanlı çıkarları olduğu açıkça görülüyor.

İran, uzun süredir ABD yaptırımları nedeniyle petrolünü geniş pazarlara doğrudan satamıyor. Bu boşluğu en sistematik biçimde dolduran ülke ise Çin oldu. 2020’lerden itibaren Çin, İran petrolünün açık ara en büyük alıcısı konumuna ulaştı. Batı kaynaklı veriler, 2025 itibarıyla İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde 80–90’ının Çin’e yöneldiğini, bu petrolün önemli bir kısmının 'resmi' ticaret kanalları yerine Malezya ve başka transit merkezler üzerinden yapılan gemiden-gemiye transferler, yeniden etiketleme ve gölge filo taşımacılığı ile ulaştığını iddia ediyor.

Bu yapı, iki taraf için de pragmatik bir denge yaratıyor. İran, yaptırımlar altında hayatta kalabileceği bir gelir kanalı buluyor; Çin ise küresel piyasaya göre daha ucuz ve esnek tedarik elde ediyor. Ödemelerin bir kısmı dolar dışı kanallarla, özellikle Yuan ve takas benzeri mekanizmalarla yapılması ise, ABD finans sisteminin etkisini kısmen zayıflatan, işlevli bir araç.

Yani Çin, emperyalist saldırganlığa karşı sıcak askeri cephe açmaktan çok, çatışmayı sınırlayıp enerji akışını ve bölgesel istikrarı korumaya çalışan bir devlet aklıyla hareket etti. Bu tutum yalnızca bölgeye özel değil. Çin, uzun süredir 'uluslararası ilişkilerde kızıl bayrak göstermeme' ilkesini uyguluyor. Temelinde ise, Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) ekonomik gelişmeyi esas alan kalkınma politikası yatıyor.

Çin için asıl mesele, küresel ticaret yollarının, enerji akışının ve Çin’in kendi kalkınma modelinin sıcak çatışmalardan nasıl etkileneceği. Bu nedenle Pekin’in temkinli dili, pasif duruşa değil, mevzi koruma çabasına işaret ediyor.

Özetle söz konusu 4 aylık saldırılarda, vurulan taraf İran da olsa, Körfez ülkeleri de olsa, Çin'in kaybedecek bir şeylere sahip olduğu bir senaryo ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla bu son mutabakat süreci de, Çin’in en temel çıkarı olan enerji güvenliğini rahatlatacaktır. Deniz yollarındaki riskler, fiyat şokları ve yaptırımlar azaldıkça, Çin için daha karlı bir senaryo ortaya çıkıyor demektir. Çin'i anlatan 'sihirli sözcüklerden' olan denge sözcüğü, barış sürecinde de devrede.

Yaptırım düzeninin çatladığı, ABD'nin İran üzerinde tahakküm kuramadığı, sermaye akışını bozacak sıcak çatışmalara son verildiği ve ekonomik çıkarların korunduğu bir senaryo…

Taraflar ve sistemler

ABD/İsrail cephesinin başlattığı emperyalist saldırganlık, bir ülke ve siyasi sistem olarak yalnızca İran’ı değil, küresel sistemleri, NATO’yu, Atlantik önderliğini, çok kutupluluğu ve daha bir sürü kavramı yeniden tartışmaya açtı.

ABD-İran hattında yaşanan gelişmeler, yalnızca bölgesel bir savaşı veya emperyalist saldırganlığın güncel yönelimini değil, dünyanın içerisine girdiği saflaşmada tarafların niteliğine dair de önemli ipuçları barındırıyor.

Avrupa-Atlantik cephesi, Trump dönemindeki gerilimlere, yükselen aşırı sağ, ekonomik istikrarsızlık ve güvenlik kaygısı gibi ciddi sorunlara rağmen temel güvenlik mimarisini ayakta tutmaya çalışıyor. Bunun en büyük göstergelerinden biri, tarafların bütün sorunlara rağmen savunma ve kaynak hedefleri etrafında hızla bir araya gelebilmeleri. Bu, Atlantik cephesinin uzun vadede 'nihai savaşa' odaklandığını gösteriyor. 7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi de bu sürecin tarihsel dönüm noktalarından biri olacak.

Harcını Atlantik hegemonyasına karşıtlığın oluşturduğu 'diğer cephe' ise, bütün direnişine rağmen tam bir 'blok görüntüsü' vermiyor. 'Atlantik ve karşıtları' tanımıyla iki cepheden bahsedeceksek, karşıtlarının, Atlantik karşısında çok büyük bir eksiği bulunuyor. Taraflar, Batı'nın aksine kurduğu ilişkilerde 'savunma' konusuna değinmiyor. Öyle ki, Rusya-Çin ilişkileri bile askeri savunmayı -henüz- içermiyor.

Üstelik Rusya ile Çin arasındaki ticaret hacmi 200 milyar dolarları aşarken, İran bu ölçeğin hala çok gerisinde.

Asimetri burada tam da görünür hale geliyor. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olsa da enerji haritasını yalnızca İran belirlemiyor. Rusya açısından da durum farklı değil. İşbirliği var, tam ittifak yok; destek var, savunma taahhüdü yok. Atlantik cephesi kendi içinde rekabet etse de temel hedeflerde ortak kalırken, Rusya–Çin–İran hattı eşitsiz, geçici ve çıkar temelli bir yakınlık olarak işliyor.

Rusya için olmasa bile Çin'in ideolojik düzlemde bu tabloyu açıklayan, askeri güce başvurmama, ortaklıklarda içişlerine karışmama gibi tezleri var.

Ancak İran'a yönelik saldırganlık süreci açısından, söz konusu mutabakat kalıcı bir barıştan çok, savaşın bir kez daha ertelenmesi anlamına geliyor. Bu nedenle Rusya ve Çin’in İran’la kurduğu ilişkiler, ABD hegemonyasına karşı önemli bir denge unsuru oluştursa da henüz Atlantik cephesi karşısında bütünlüklü bir blok anlamına gelmiyor. ABD hegemonyasına karşı yükselen ‘çok kutuplu dünya’ iddiasının gerçek bir alternatif niteliği kazanıp kazanmayacağı ise, bu hattı oluşturan güçler arasındaki asimetrinin aşılmasıyla doğrudan bağlantılı olacak.

Kaynağa Git

İlgili Haberler