Yerine kayyum atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in kaleme aldığı "Silivri'den Yükselen Ses" kitabı, Kırmızı Kedi Yayınevi'nden haziran ayında çıktı.
Kitap, Özer'in Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde yazdığı yazıların bir derlemesi. Özel, 30 Ekim 2024'te "PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçlamasıyla tutuklanmış, Kasım 2025'te ise tahliye edilmişti.
Özer'in kitabının giriş bölümü, Esenyurt belediye başkanı olarak icraatları, ilk bölümünde ise kendisi hakkında başlatılan soruşturma hakkında bilgiler içeriyor. Bu bölümleri, Özer'in Silivri'deki mahpus günlerine ait anıları takip ediyor.
HANEFİ AVCININ SÜRPRİZ ZİYARETİ
Özer, 30 Ocak 2025 Perşembe 14.00 sıralarında bir avukatın kendisini görmek istediğini belirtiyor. Cezaevinde tanımadığı avukatların ara ara kendisini görmek için geldiğini ifade eden Özer, bunların cezaevinde yatan diğer isimlerin avukatları olduğunu, gelmişken ya meraktan ya da dayanışmalarını göstermek için ziyaret ettiğini belirtiyor.
Özer, avukat kabinine gittiğinde "orta yaşı geçmiş, grand tuvalet giyinmiş, siması aşina gelse de kim olduğunu o anda çıkartamadığı" biriyle karşılaştı. Yaşananları Özer'in kaleminden okuyalım:
"Yüzüne bakıp 'Siz' demeye kalmadan elini uzattı ve 'Ben Hanefi Avcı' dedi. O an bende şafak çaktı. Bu eski emniyet müdürlerinden, televizyonlardan aşina olduğum Hanefi Avcı'ydı. Fakat hemen aklıma şu düşünce hücum etti: 'Hanefi Avcı ne alaka, neden benim ziyaretime gelir?' diye düşünürken, sanki benim ne düşündüğümü anlamış gibi 'Başkanım ben iki sebepten buradayım' dedi. 'Birincisi; Mersin'den ortak tanıdığımız Necdet Kılıç'la konuştum, o sizden çok bahsetti. Merak ettim.' Biraz durdu ve sonra şöyle devam etti: İkincisi; asıl neden empati yaptım, sizinle dayanışma için buradayım' dedi."
Özer, bu sözlerin ardından Avcı'ya teşekkür eder. Avcı, Özer'in başına gelenleri öğrendiğinde kendisinin özgeçmişini araştırdığını ve "yapılan haksızlığı" sindiremediği için ziyaret geldiğini belirtir.
Avukat olmayanların bakanlık izniyle görüşmeye hak kazandıklarına işaret eden Özer, Avcı'ya bu yönde bir girişimde bulunup bulunmadığını sordu. Son dönemde hukuk okuyup avukat olduğunu ve bu kimlikle kendisini ziyaret ettiğini söyleyen Avcı, "Şimdi ya da daha sonra ve her zaman bir isteğiniz, arzunuz varsa her zaman size yardım etmeye, katkı vermeye hazır olduğumuzu bilmenizi isterim. Bunu sırf iş olsun diye söylemiyorum, gerçekten ve içten söylüyorum" dedi.
Özer, Avcı'ya teşekkür ettikten sonra şu soruyu sordu:
"Eski bir emniyet mensubu, devlete bu kadar görev yapmış biri olarak size sormak istediğim bir şey var. Bir devlet, bir yargı, hukuk düzeni kendi vatandaşına iftira atar mı? Tuzak kurar mı?"
Avcı'nın bunu inkâr edeceğini düşündüğünü belirten Özer, şu "şaşırtıcı" cevabı aldığını belirtiyor:
"Kurar, en büyük tuzağı devlet kurar sayın hocam. Bunun en büyük nişanesi karşınızda duran kişi olarak benim. Ben bu devlete 40 yıl hizmet ettim. Bu devlet beni hapse atmaya karar verince, yıllarca mücadele ettiğim Devrimci Karargâh Örgütü üyesi yaptı beni, yargıladı, on yıllarca ceza verdi ve ben bu hapishanede 3 yıl 9 ay yattım. Benzer bir durumu siz yaşıyorsunuz. Sizin kazandığınız Belediyeyi ele geçirmek için, seçimle kazanamadığı belediyeyi almak için sizin gibi bir bilim insanını terör örgütü üyesi gibi göstermeleri gerekirdi, öyle yapıp belediyeye el koydular. Tıpkı bana yaptıkları gibi. Çıkarları için bu kadarını ve daha fazlasını bile yaparlar, işte benim bugün burada olmamın bir nedeni de sizinle kurduğum bu empatidir"
İMAMOĞLU İLE YAPTIĞI ANLAŞMA
Özer, sonraki sayfalarda tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile yaptığı bir anlaşmayı anlatıyor. 2022 yılında İmamoğlu'nun davetiyle İstanbul'a gittiğini belirten Özer, "Cumhurbaşkanı adayı olmak isteyen başkan kendisine Kürt meselesi başta olmak üzere çeşitli siyasi meselelerde danışmanlığını yapmamı istedi" ifadelerini kullanıyor.
Yaklaşık 15 yıllık tanışıklığın hatırına teklifi kabul ettiğini belirten Özer, karşılığında bir üniversitede öğretim üyesi olma isteğine İmamoğlu'nun da olumlu yanıt verdiğini ifade ediyor.
Bunun ardından Bahçeşehir Üniversitesi Göç ve Kent Araştırmaları Merkezi'nde danışman öğretim üyesi olarak çalışmaya başlayan Özer, devamında yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
"Emrah'ın (Şahan) yönetim kurulu başkanı olduğu Bimtaş'ta bana bir ofis ayarlandı. Sonra başkan buradan Yenikapı'ya taşınmamı istedi. Ancak Yenikapı Kadir Topbaş Merkezi'nde sadece üç makam vardı. Başkan'ın makamı, Genel Sekreter Can Bey'in ve Başkan'ın medya danışmanı Murat Ongun'un. Başkan şöyle bir çözüm buldu: Kendisi Murat Ongun'un yerine taşındı, Genel Sekreter de onun boşalttığı yere taşındı, ben de Genel Sekreterin makamının olduğu yere taşındım.
Bu süreçte Başkan'la birlikte hem siyasi çalışmalar yaptık hem deprem oldu. O bölgeye dair Başkan adına çalışmalar yürüttük, yanı sıra Başkan'a rapor hazırlayan Reform Enstitüsü'nde M. Ali Çalışkan'la birlikte düşünce ve proje üretiyorduk. Derken milletvekili seçimi geldi çattı. Ben Başkan'a milletvekili adayı olmak istediğimi bildirdim. O da isteğimi olumlu bulunca istifa edip aday oldum, ancak adaylaşamadım."
'UÇAN BAŞKAN'
Özer'in Esenyurt belediye başkanlığı adaylığı için yürüttüğü kampanya süreci hakkında anıları da kitapta yer alıyor. Başvurunun son günü olan 20 Şubat'ta aday olduğunu belirten Özer, bu sebeple yarışa diğer adaylara kıyasla daha geç başladığını vurguluyor.
Esenyurt'un Türkiye'nin en büyük ilçesi olduğuna dikkat çeken Özer, AKP'nin burayı kaybetmek istemediğinin altını çiziyor. 40 günlük kampanya süresi boyunca günde 16-18 saat çalıştığını belirten Özer, yoğun temposunu şu ifadelerle anlatıyor:
"Günde 16-17 hatta bazı günler 18 saat çalıştım. Öyle ki eşim geldi oğlumun evinde kalıyordu. Onu seçim boyunca hiç görmedim. Kızımın da evi vardı. Buralar Esenyurt'a biraz uzak diye 40 gün boyunca onlara hiç uğramadım. Evi Esenyurt'a yakın olan yeğenim Cengiz'in evinde kaldım, 40 gün boyunca eşi bana baktı. Hep dur durak bilmeden çalıştım. Ekip bana, benim hızıma yetişemiyordu. Bana 'Uçan Başkan' diyorlardı. Haklılardı adeta uçarak oradan oraya gidiyordum. Bu kısa zamanda her kesime ulaşmaya çalıştım. Etkili konuşmalar yaptım. İyi projeler açıkladım.
DP, TİP adayları ve iki bağımsız aday benim lehime feragat etti, adaylıktan çekildiler. İYİ Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi'nden oy aldım. AKP'den bile yaklaşık 25 bin oy aldım. Ve Esenyurt'ta yaşayan her iki kişiden birinin oyunu alarak seçildim."
ADNAN OKTAR'LA KARŞILAŞMA
Özer, sonraki sayfalarda cezaevi anılarını anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Avukat görüşlerindeki manzaraya dikkat çeken Özer, "Sosyal ve siyasal hayatta yan yana gelmeyecek kişiler, avukat görüşleri sırasında görüş kabinlerinde bir araya geliyor, yan yana diziliyor ve ilginç manzaralar ortaya çıkıyor" değerlendirmesinde bulunuyor.
Özer'in gözünden o tablo şöyle:
"Koridorla ayrılan görüş odasına avukatla görüşmek için girdiğinizde öndeki kabindeki birince medya fenomeni Kerimcan'ı görüyorsunuz, biraz daha ilerde onun önünde Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ oturuyor. Arkaya dönüp baktığınızda, hemen arkanızdaki kabinde Can Atalay'ın avukatıyla görüştüğünü görüyorsunuz. Bir başka görüşmede Osman Kavala huzurla bir sükûnet içinde size el sallarken görüyorsunuz, geride Gezi tutuklusu Tayfun Kahraman, öte koridordaki kabinde Selçuk Kozağaçlı duruyor.
Bir gün bir baktım beyaz bir palto giymiş, sırtına atmış olduğu uzun saçlarını siyaha boyamış bir adam kabinde oturuyor, sırtı bana dönük, önünde üç tane manken gibi kız oturuyor. Bu da kim diye aklımdan geçirirken avukatım 'Bu Adnan Oktar' demez mi? Onu da buraya getirmişler kedicikleriyle birlikte. 'Neredeydi?' diye soruyorum, 'Van'daydı' diyor avukat. 'Neden buraya getirmişler peki?', 'Burada bir büyük salon var, orada duruşmaları var, duruşmadan sonra tekrar gönderirler' diye fikrini söylüyor, devamında 'Üstelik bin yıl civarında ceza almış' diye de ekliyor"
CEZAEVİNDE BİR GÜNÜ
Özer, kitabında cezaevinde takip ettiği rutini de okuyucularına aktarıyor. Özer, "08.00 sıralarında birkaç gardiyanın havalandırma tarafındaki kapıdan gürültülü bir şekilde içeri girerek demir kapıyı gürültülü bir şekilde açtığında o sırada uyuyor olsan bile mecburen kalktığını" belirtiliyor.
Sabah kalkar kalmaz sayım yapıldığını ifaden eden Özer, gardiyanların sayımda ayakta ve sağlıklı bir biçimde mahpusları görmeleri gerektiğini belirtiyor.
Cezaevinde her şeyin dilekçe ile halledildiğini anlatan Özer, şu ifadelerle devam ediyor:
"Bir şey istiyorsan, bir şeye itiraz ediyorsan her neyse mutlaka dilekçe yazman lazım. Berbere çıkmak için dilekçe, doktora gitmek için dilekçe, gazete istemek için dilekçe, fazla kitabın varsa dilekçe yazmalısın, elbiselerini dışarı çıkartmak istiyorsan dilekçe, nevresimlerini yıkatmak istiyorsan dilekçe yazmalısın. Dilekçeleri de sabah kapı açıldığı zaman ancak verebilirsin, başka zaman dilekçe kabul edilmiyor. O yüzden sabah kapı açıldığı zaman dilekçe vermek için kalkıyorsun, daha doğrusu kalkmak zorundasın. Üçüncü olarak da sabah kapıyı açtıklarında, tekrar örtmüyorlar, doğrudan dışarıya açılan açık kapıdan (Ocak ayında) zemheri bir ayaz doluyor hücreye, kalkıp kapatmak zorundasın. Bu da onların seni kalkmaya zorladıkları bir taktik."
Gardiyanlar gittikten sonra yaklaşık 10-15 dakika bazı esneme hareketleri yaptığını belirten Özer, "O arada çaycımın düğmesine basıyorum, o içindeki suyu ısıtıyor. Bu hücrede tek ısıtıcı fişe takılı çaycı denilen kettle" ifadelerine yer veriyor.
Özer şu ifadelerle devam ediyor:
Çaycıda su ısınırken masanın üstüne bir gazete seriyorum. Sonra dolapta tuttuğum ve kantinden aldığım bir parça tulum peyniri, biraz tahin ve üstüne birkaç damla pekmez damlatıp karıştırıyorum. Bir de bir aylık bir direnmeden sonra nihayet doktor marifetiyle diyet niyetine yumurta yazdırdım, bir tane yumurta, yumurta büyüklüğünde bir parça ekmekle beraber (o arada su ısınıyor, poşet çayla bir bardak çay yapıp masaya koyuyor) kahvaltımı yapıyorum.
Kahvaltıdan sonra genel bir temizlik yapıyorum. Zira ne kadar temizlerseniz temizleyin hücre/koğuş hep toz oluyor. Bu tozun nereden geldiğinin sırrını bir türlü çözemedim. Temizlikten sonra masaya geçip yazmaya başlıyorum. "Silivri'den Esenyurt'u Düşünmek" ismiyle (şimdilik ismi bu, değişebilir) bir kitap yazıyorum. Mümkün mertebe her gün bir başlık yazmaya çalışıyorum. Duruma göre (daha doğrusu o günkü haleti ruhiyeme göre) bazen günde 15-20 sayfa yazarken bazen günde 3-5 sayfa ancak yazabiliyorum.
Ayrıca bir gün önce kızım ve avukatım Şeraf'ın getirdiği yazıları düzeltip, haberleri okuyorum. Bu arada az daha unutuyordum, sabah kalkınca hem kültür fizik hem kahvaltı yaparken TV'de haberlere göz atıyorum. Varsa avukatların yazdığı dilekçelere bakıyorum. Bunlar epey zaman alıyor. O yüzden bu çalışmalar bazen öğleden sonraya sarkabiliyor.
Eğer hava güzelse öğleden önce mutlaka havalandırmaya çıkarak yürüyorum. Havalandırma 4X4 m ebadında küçük bir avlu. 7 m yüksekliğinde duvarlarla çevrili, üstü tel örgülerle kaplı, tabanın ortasında bir mazgal var. Burada daire çizerek 15-20 dakika yürüyorum. Bu yürüyüş işini öğleden sonra da bir seans yapıyorum. Yani günde en az yarım saat-40 dakika yürümeye çalışıyorum.
Sonra 11:30 ya da 12:00'de avukat görüşüne çıkıyorum. Çıkmadan önce yemek için bir karavana 2 adet tabak bırakıyorum hücremin dışına. Zira ben gelene kadar yemek dağıtılmış oluyor. Yetişemezsen ve karavana bırakmazsan aç kaldın demektir.
Avukat için bir gardiyan gelip kapı mazgalından "Avukat" diye bağırınca avukat görüşüne çıkıyorum. Avukat görüşü dönüşü demir kapının önüne bırakılmış yemeği çaycıda ısıtıp yiyorum. Öğle yemeklerinde bulabilirsem yeşillik, soğan ve sarımsak doğal antibiyotik görevi yapsın diye yiyorum.
Yemekler genellikle yağlı. Yaklaşık 3 bin kişiye aynı kazanda yemek yapılıyor. Orada kullanılan yağın, salçanın vb. kalitesi doğal olarak düşük oluyor. Tutukluluğumun ikinci ayında mide rahatsızlığı yaşadım. Hatta hafta sonu olduğu ve durum acil olduğu için ambulans geldi, hiçbir işlem yapmadı, hapishane kampüsünde bulunan hastaneye götürdüler beni. Orada da sadece acil doktoru vardı. Bir iğne yaptı, acıya karşı, geri döndüm. Ve bir süre ilaç kullanmaya başladım. Bazıları iyi geldi, bazı ilaçlar ise yaramadı. Durumu idare etmeye çalışıyorum şimdi.
Hastaneye gitmek bir eziyet olduğu için pek gitmek istemiyorum. Hastaneye gitmek için bile birçok aramadan geçiyorsun. Sonra sizi oraya götürecek cezaevi aracının kendisi bir cezaevi, hücrelere bölünmüş daracık küçük demir parmaklıkla çevrili nezarethaneler gibi. Sağlıklı olan biri onunla gidinceye kadar hasta olur. Sonra kelepçe takıyorlar, ben de kelepçe takmak istemiyorum. Dolayısıyla bütün bu eziyetler hastaneye gitme konusunda caydırıcı oluyor. En azından şimdilik benim için böyle.
Tabii öğle yemeği sonrası bulaşık yıkama faslı geliyor. Hayatım boyunca ne temizlik yaptım ne de bulaşık yıkamıştım. Bu konularda titiz olan eşim bize bunları hiç yaptırmadı. Sadece bize değil, temizlikçi kadın evi temizledikten sonra bile eşim tekrar temizliyordu evi, o derece titizdir. Bir hijyen seti ve statüsü içinde yaşadık. Şimdi ben her an tozlanan hücreyi günlük olarak olmasa bile günaşırı temizliyor, günde en az iki defa bulaşık yıkıyorum. Bunlar hem zaman alıyor hem de bir parça sizi ortamdan uzaklaştırdığı için iyi geliyor diyebilirim.
Bulaşık faslından sonra biraz dinlenip tekrar havalandırmaya yürümeye çıkıyorum. Derken o sırada gelmiş olan gazetelere göz atıyorum. Varsa önemli bir makale vakit uygunsa okuyorum, değilse okumak için bir kenara ayırıyorum. Ve akşamüzeri bir fasıl daha avukat görüşüm oluyor, ona çıkıyorum.
Ondan sonra da akşam yemeği zamanı geliyor. Genellikle akşam yemeği erken geliyor, 16:30 gibi. Hafta sonları daha da erken geliyor, 15:30 gibi. Bu durumda yemeği bekletip 18:00'e doğru çaycının üstünde ısıtıp yiyorum.
Akşam yemeğinden sonra okuma faslı geliyor. Burada zamanı bölünce en önemli üç hususun okumak, yazmak ve yürümek olduğunu söyleyebilirim.
Odatv.com