Ana içeriğe geç

'Biten Şeylerin Geleceği': Çünkü insan yazgısından fazla bir şeydir

Hüseyin Köse şiirinin döşemesi; dili uzlaşımsal katından sıyırıyor, dili bir mekan olarak kullanıyor. İçindeki ifade kapısı açık ve yazdıkça halkaları genişleyen bir ağaç gibi konuşuyor şiirler.

'Biten Şeylerin Geleceği': Çünkü insan yazgısından fazla bir şeydir
Evrensel
16

Hüseyin Köse’nin, Nisan 2026’da Yitik Ülke Yayınlarından çıkan toplu şiirler kitabı “Biten Şeylerin Geleceği” 2000-2019 yılları arasında yazdığı dosyaları kapsıyor. Bir şairin toplu şiirlerini okumayı çok severim. Bu şairin yaşamdaki yolculuğuna ve bu yolculuğu dile çevirme biçimlerine tanıklık etmemize olanak sağlar. Hüseyin Köse şiirinin döşemesi; dili uzlaşımsal katından sıyırıyor, dili bir mekan olarak kullanıyor. İçindeki ifade kapısı açık ve yazdıkça halkaları genişleyen bir ağaç gibi konuşuyor şiirler. John Berger’in dediği gibi “şiir açık yaraya konuşur.” Kitap bir sanat ve edebiyat tarihi geçidi gibi. Filmler, masallar, şairler, roman kahramanları üzerinden hayatı anlamlandırma ve anlaşılır kılmaya çalışmanın yolculuğu. Şiire doğru koşmuyor Hüseyin Köse; şiirin ona her seferinde farklı bir kostümle gelmesini bekliyor. Bir tür görünmezlik pelerini giyinen şiir, aklının kütüphanesinde dolaşıp duruyor. Şiir; kimi zaman bir şairi, bir filmi, küçük bir ayrıntıyı giyinerek kalemin ucuna gelip oturuyor.

“kimseden ve hiçbir şeyden demişti annem

ama bir gün o sedeften, aslanağızlarından

o çokça geçtiğin kapılardan kula renkleri dökülecek!

son hız kaçarken hırsızların geride bıraktığı kırık eşyam

günü dalgın bir seraba süren yanlış bedevi!

Bir gün çıkıp gideceksin

şefkatlerin bu hiçkimseye yetmeyen meryeminden

tenine bir akrebin ipek sıkıntısı değdiğinde” (Masala düşen ayna dosyası Aynadaki inziva şiirinden sayfa 43)

Çünkü insan yazgısından fazla bir şeydir. Kitabın bana verdiği hissiyat Odysseus eşi Penelope ve Şehriyar'ın gazabını durduran Şehrazâd arasında gidip gelen bir sarkacın esintisi. Biten şeylerin arzusunun belirsizliğinden korkarız. İnsanın anlatımı da kırılır tuzla buz olur, kekeler. Dilin içine yerleşen evler, kişiler, yitirdiklerimiz, şeylerin kederi. Lacan’ın söylediği gibi “insan kendini bulmaz, kendini ararken kurar.” Unutmayız hiçbir şey bitmez. O ifade edemediklerimiz bedende,mimiklerimizde, yazı tiklerimizde gösterir kendini. İnsandaki örüntüleme hastalığı, haritalama, form ve bağlam. Fazlalık ve eksiklik oranı arasındaki gerilim sertleştikçe artar. Gerilim arttıkça gerçeklikten kopuşun, algı bozukluğun ve geleceğe fırlattığın izler büyük olur. Zizek’in dediği gibi “Kelime ararız. Kelime bulamayan dağılır.” Kelimelerin tuzağına düşeriz, feda etme narsizmi içinde ilerler kimi zaman şiir. Geçmiş gelecekten daha olanaklıdır. Çünkü bitmiş geride kalmış bir zamanı farklı örüntülerle milyonlarca defa yazabiliriz.

“Ey kadınlar, sizden önce, sözden önce, töreden önce

Bana çocukluğumdan vurulmayı şairler öğrettiler!

Soluklan dediler durup soluklandım bir köşede

Göğsümden başlayıp dizlerime kadar sızan bir sarkıtla

Yoruldum her sabah kendi karanlığıma dökülmekten!” (Kelimeler ve Keder; 4.Keder :Gülten Akın sayfa 386)

Şehriyarın merakını diri tutmak ve kalbini yumuşatmak için her öyküyü bir sonraki güne devreden Şehrazâd ve gündüz ördüğü kefeni her gece söken Penelope’nin zamanın aurasında sabırlı savruluşu. Geçmişi sürekli yeniden dokuyan bir hissiyat verdi. Proustyen bir tutumu var şairin. Duyduğu, okuduğu, kalbinden ve aklından geçen her şeyi bir tat, bir koku, bir imgeyle günümüze hatta geleceğe işaretleyip onu başka bir boyutta yeniden yazıyor. Ördüğü şiir dosyası bir önceki dosyanın sökümünden geliyor. Geçmişi kişisel geçmişi değil okuma geçmişini yeni imgelerle yapı bozuma uğratarak bir sonraki dosyaya taşıyor sanki. Çünkü hiçbir şey bitmez. Biten şeylerin gölgesiyle kalabalıklaşarak ilerleriz. Geleceğe tekrar ve tekrar çağırırsın olanları. Bazılarını o kadar çok çağırırsın ki tanınmaz hale gelir. Her çağırdığında o andaki ruh halin ve elindeki, yaşındaki imge onu değiştirerek yeniden yazar. Bir tekrarın içinde aslında hiçbiri diğerinin aynı olamayan anı kostüm değiştirir durur. Bunu Şehrazâd’ın ölüm korkusu içinde şiir daha canlı daha parlak anlatabilsin diye yapar.

“Bende uslu Berivan’lar hiç bitmeyen bir isyan

Konuşmasan ne olur sussan dışına doğru

Sen neyi düzeltebilirsin bu döngünün nesini?

İki dirhem yarım dil ikisinden de kovgun

Kar maskesi yüzümün en beyaz yalanısın” (Biten Şeylerin Geçmişi/1 Berivan Erdem’e, sayfa: 341Ziyan Balkonu dosyasından)

Kitabın girişinde Şeref Bilsel’in Hüseyin Köse’nin şiirine dair yazdığı yazıda çok güzel ve şiirini özetleyen bir ifade var. “Geniş omuzlu ifade” demiş Şeref Bilsel. Bunu zamanları iç içe işleme ustalığı için söylese de; ben Hüseyin Köse’nin şiirinin sadece geçmişle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Biten, ağzı soğuyan, artık kendini savunamayacak olanı entelektüel bir nefes üfler gibi yazıyor. Yazarken aceleci değil, iyi bir okur olmasının ustalığıyla bir edebiyat ve sanat tarihi geçidine çeviriyor yazdığını. Bu yüzden şiir geniş omuzlu bir ifade biçimi kazanıyor. Biten şeyleri sürekli bugüne ve geleceğe çağırmanın histerisi. Geçmişi Proust gibi anılarla değil, Şehrazâd gibi yaşamdan karakterlerle, somut izdüşümlerle zengin bir doğu anlatısıyla ifadelendiriyor. Bunu bir sanat ve şiir görgüsü içinde ilerletmesi sanırım şairin kişiliğiyle ilgili. Çünkü hiçbir dosyasında şiirleştirdikleriyle sarmaş dolaş, zilzurna bir çoşkunluk yok. Bir mesafe ve bir adap içinde ilişkileniyor şiirle. Göz, şiir, hayat mesafe talep eder çünkü. Bu mesafe, tadında bir mesafe şiirinde kullandığı verileri hırpalamıyor. Bu konudaki özeni bütün kitaba sinmiş. Ve okuru da belli bir donanıma ve görgüye çeken bir şiir tutumu var.

“Duymaz deme hiç kimse, bir zulüm ada etrafım.

Yüzün gerisine indim, evi üstüme kapadım.

Sıkılıp durdum boyuna, o varken ve o yokken.

Ve şöyle dedim ardımda gezinip duran gölgeye;

Hüznü darasız tartan yalnızlıktaki elmas.

Sözü de tartar bir gün, susmak cerahat olur.

Kendi söylediğin şeylere inanmaktan kork!”(Mahvedici Melek dosyası; 1. Modern Beyrut Masalı xvı., sayfa 101)

Kitabın yarattığı iklim unutmayla, yeniden hatırlama arasındaki bir uzun yürüyüş. Kitapta en sevdiğim deyim yerindeyse okumaya doyamadığım dosya “Mahvedici Melek” dosyası oldu. Bu dosyada amnezik bir durum var. Bir travma veya hastalık sonrasında kişinin yeni anılar oluşturma ve yeni bilgileri öğrenme yeteneğini kaybettiği bir hafıza bozukluğudur amnezi. Geçmişteki eski anılar korunur, ancak olay anından itibaren yaşananlar hafızaya kaydedilemez. Yani biten şeylerle yaşamaya başlarsın. Biten şeyler ne kadar yazılsalar o kadar uzaklaşırlar. Paul Klee’nin Angelus Novus’u yani tarih meleği isimli tablosunun şiire yazılmış hali gibi bu dosya. Ama bu tabloyu doğu motifleriyle dile çevirmiş.‘Benjamin tarih kavramı üzerine isimli makalesinde; Klee’nin ‘Angelus Novus’ adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üstüste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek… Ama Cennet’ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte, ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.‘’ Kitabı elime alır almaz isminden bile yola çıksam beni bu tabloya götürdü. Hele “Mahvedici Melek” dosyası Klee’nin Angelus Novus’u karşısında asılı şekilde yazılmış gibi. Şair dosyanın nehrinde her başını çıkarıp soluklandığında melekle göz göze gelmiş sanki. Ulvi değerlerle bu tekno hayatın içinde geçirdiğin şok gibi bir bakış. Yazı Mahvedici Melek’ten bir alıntıyla bitsin.

Nedendir, kendini avuttukça insan

hep yeni bir ıssızlığa alışır.

Efil hayalleri yüzünün elini sürdüğü aynada.

Kime çarpsa upuzun bir “Ayy!”

alıp götüren üzünçler alnını.

Sokaklarda şifasız ve okunaksız bir kalabalık... (Mahvedici Melek dosyası; 2. Saatler Geyikler xxıı sayfa 113)

Kaynağa Git

İlgili Haberler