Uluslararası Çalışma Örgütüne (ILO) göre dünyanın yüzde 52-54’ü işçidir. Buna kayıt dışı istihdam, aile içi emeği de eklediğimizde rahatlıkla yüzde 60 civarına varabiliriz. İşçi, çağdaş ve temel tüketim araçlarına ulaşmak için, kendi bedensel ve zihinsel emeğini satmak zorunda olan sınıfa denir. İşte bu insanlık tarihinin enteresan bir anında yaşadığımızın göstergesidir.
İnsanlık nüfusunun yarısından fazlası, kendisinin ve ailesinin temel çağdaş tüketim araçlarını karşılayabilecek emek araçlarından yoksun bırakılmıştır. Bu, ne Buz Çağı’nda görülmüş bir şeydir ne köleci toplumlarda ne lordlara bağlı serflerde görülmüştür ne de tımarlara bağlı köylülerde!
Bu, yalnızca kapitalist sistemde mümkündü… Ve gerçekleşti… Bundan da öte, dünyada 2 milyar işçi kayıt dışı ve açlık sınırında çalışıyor. Kayıtlı çalışanların 700 milyonuysa yoksulluk, açlık ve onun da altında çalışıyor. Bu da işçi sınıfının yalnızca emek araçlarından yoksun olmakla kalmayıp, gerekli geçim araçlarından da yoksun olduğunu gösteriyor.
Fakat bundan da öte bir durum var…
Dünyanın yüzde 50’lik bir nüfusu, dünyanın yalnızca yüzde 2.3’üne sahip. Bunlar, yoksul köylü, işçiler ve potansiyel işçilerdir. Bu da işçi ve yoksul köylünün bütün bir gezegenden yoksunlaştığının göstergesidir…
Size daha da ötesini söyleyeyim…
İşçi sınıfı son 50 yılda, çalıştıkça mülksüzleşmiş ve yoksunlaşmış bir sınıftır. Örneğin Türkiye. 2023’te ülkenin yüzde 70’i üst yüzde 10’luk bir dilime aittir. Ülkenin yüzde 3’ü ise alt yüzde 50’ye aittir. Karşı devrimden, 1980’lerden bu yana aşağı yukarı alt yüzde 50 olan, işçi sınıfının ülke servetindeki payı, yüzde 2 ile yüzde 3.5 arasında değişir.
E oran pek değişmemiş işte diyeceksiniz. Evet oran pek değişmedi. Fakat nüfus değişti. 1980’lerde Türkiye’nin nüfusu 50 milyondu. Yani alt yüzde 50 ya da işçi ve alt orta sınıf, yüzde 3’lük serveti 25 milyona bölüyordu. Günümüzün nüfusu 86 milyon. O halde, alt yüzde 50 olan işçi sınıfı ve alt orta sınıf yüzde 3’lük serveti 43 milyona bölüyor.
Bu şu demek, 1985’te karşı devrim döneminde 22-35 yaş arasındaki genç yetişkin bir işçi çalışarak, 2020’lerdeki genç yetişkin işçiden aynı değerdeki mülkü yüzde 58 daha fazla edinebiliyor demek.
Vaziyeti bununla da kalmaz günümüzün işçisinin. 1980’lerden, yani sermayenin ve özel mülkiyetin küresel serbestiyesinden beri, sendikasızlaşmakla, politikasızlaşmakla ve güvencesizleşmekle kalmayıp, sürekli sermayeye kendisini beğendirmek zorunda kalmıştır… İşçi mızmız ve şımarık bir çocuk gibi davranan, ya da nevrotik ve dengesiz taleplerde bulunan sermayeye kendini beğendiremiyor.
Piyasanın orman kanunlarından, gelişen teknolojiden ve oradan oraya uçuşan sermayeden dolayı işçi, gerekli geçim araçlarını sağlayabilmek için sürekli meslek, iş ve kariyer değiştiriyor. Böylece elindeki türlü bedensel, teknik, tecrübi ve/veya bilimsel donanımlarının sürekli değersizleşmesi veya değersizleşecekmiş kuşkusuyla yaşaması anlamına gelir. Kısa süre içinde, insan türü olarak, bin yılların belki de milyon yılların birikiminden edindiği bedensel, teknik, tecrübi ya da bilimsel donanımlarının kısa süre içerisinde uçup gitmesinden korkar olmuştur.
İşçi sınıfı Danaos’un 49 kızı gibi, Tartaros’ta, yani ölüler diyarına bile mesafesi, dünyanın cennete olan mesafesi kadar olan bir diyarda, umutsuzca delikli küplerle su taşıma cezasına çarptırılmışlar. Hangi işe, hangi mesleğe, hangi kariyere geçerlerse geçsinler, hangi sözleşmeyi imzalarlarsa imzalasınlar, o omuzlarını çürüten delikli küpleri bir türlü dolduramıyorlar. Taşıdıkça boşalan, doldurdukça içindeki su yok olan bu küpler, Tartaros’un sonsuz cezasıdır.
İşte işçinin insani becerilerinin, sermayenin öngörülemez beklentilerine tabi olmasından dolayı oluşan yoksunlaşma korkusu, kaygı ve güvensizliği doğurur. Bu da kendi insani becerilerine, yani bir tür olarak insanlığına yabancılaşmasıyla sonuçlanır.
Mülksüzlük, güvencesizlik ve yoksunluk onu, istikrarsız, güvensiz, kaygı ve kuşku dolu bir ruh haline iter. Bu da işçinin güven, sadakat ve sevgi vb. gibi istikrar gerektiren kalıcı değer ve duyguları barındıran herhangi bir duygusal ilişkiden ve tatminden yoksun kalmasıyla sonuçlanır.
Şefkat, huzur, güven vb. gibi duyguların yerini kaba bir stres, öfke, düşmanlık ve tükenmişlik alır. Bu da işçinin, yalnızca maddi ve kültürel kaynaklardan değil, duygusal kaynaklardan da yoksun kalması demektir.
İşçinin ürün, üretim faaliyeti, kendi beceri ve potansiyeli ,duyguları ve özel yaşamının çoğu üzerinde bir denetim gücüne sahip değildir. Nasıl ki dünyadaki üretilen değerlere ve iş faaliyetlerine uzak ve aidiyetini yitirmiştir, aynı şekilde bunlardan koparıldığı için, bu bütün serveti de kendisinin zannetmiyordur. Peki kimin zannediyordur? Sermayenin… Sermaye üretir, sermaye aklını kullanır, sermayenin becerileri çok yüksektir. Sermaye Afrika’da bilmem kimlere yardım eder. Süper zekadır. Şöyledir. Böyledir. Bu yüzden kaynaklar da ona aittir. İşçi, sanki dünyayı her gün her saniye, her salise bizzat kendisi yeniden üretmiyormuş gibi, dünyanın yeniden üretim becerisini, dünyada hiçbir üretim yapmayan, tamamen topluma ve doğaya parazit olan ve günümüzde tarihsel varlığının çoktan sonlanmış olması gereken bir sınıfa atfeder ya da atfettirilir.
Tahmin edeceğiniz üzere bütün bu yabancılaşmadan koca bir hegemonya doğar. Sermaye de halihazırda böyle bir yabancılaşmaya zaten sahiptir. Üretim ve beceri sermayeye aitse ve onun hakkıysa, bu durumda mülksüzlük ve yoksunluk işçinin suçu haline gelir. İşte böylece büyük zenginlerin nasıl sıfırdan yükseldiklerine, ne kadar zeki ve becerileri olduklarına dair tonla kitap, konferans, söyleşi ve belgesel bulunur. Sermaye, üretilen servetin yeniden üretiminde hiç bulunmamasına rağmen çok şey yaptığını, işçiyse bütün serveti her gün yeniden üretmesine rağmen yeterince bir şey yapmadığını hisseder.
Sermaye, bütün dünyaya sahip oldukça ona daha çok ait hisseder ve mülksüzleşmenin kendisinden kaynaklı olmadığını düşünür. İşçiyse bütün dünyadan koparıldıkça, her şeye dair aidiyetini daha çok yitirir. Ve mülksüzlüğünün kendisinden kaynaklı olduğunu düşünür. Bu çift taraflı bir yabancılaşma demektir. Her ikisi de etken öznesi oldukları bir ilişki de etken olmadıklarını hissederler ve bu ilişkiye karşı aidiyetlerini yitirmişlerdir.
Bu yabancılaşmayı sermaye, son 50 yıl içinde yoğunlaştırmıştır. Şöyle ki, kapitalist özel mülkiyet 1980’lerden beri diğer mülkiyet biçimlerine bir taarruz başlatmıştır. Bunu kamusal mülkiyeti ve türlü ortak mülkiyeti kendi özel mülkiyetine katarak ve her alanda tekelleşmeyle birlikte küçük burjuvaziyi ya da orağı ve zanaatkarı tarih sahnesinden silerek, bireysel mülkiyet biçimini de özel mülkiyetine dahil etmiş ya da sahte serbest mesleklerle kendisine bağımlı kılmıştır. Bu diyalektik süreç, işçi açısından tam tersi bir süreçle sonuçlanır. İşçi bu süreçte, hem kamusal ortak mülkiyetten hem kendi emek araçlarıyla kendisini geçindiren bireysel mülkiyetten, hem de haliyle bireysel mülkiyetin pervasızca genişletilmiş biçimi olan özel mülkiyetten de yoksun kalmıştır.
Peki, mülksüzleşme ve yoksunlaşmadan kaynaklı ait olduğunuz gezegene yabancılaşmanızın yoğunlaştığı, böylece hiçbir şeye güvenemediğiniz ve kuşkuyla yaklaştığınız bu dönemde eş zamanlı olarak ne kırılır? Hegemonya. Yabancılaşma arttıkça, egemen sınıfın hegemonyası da kırılma evresine girer. Hegemonya kırılınca geriye ne kalır? Tahakküm. Böylece saf bir tahakküm çağına girilir. Artık mülklüler ve mülksüzler kendiliğinden iki hatta bölünmüştür bile. Sermaye ve/veya onun sözcüleri sorumluluğu kendi üzerine doğal olarak almaz. Onlar sorumluluğu gene işçi sınıfının belirli katmanlarına atar, onları kendilerine düşman beller. İşte böylece başlangıçta ön faşizm doğar. Böylece sermaye, aynı yabancılaşma evresinde tıkanır ve sahip olduğu dünyayı elinde tutmak için tahakküme başvurmaya hazırdır.
Fakat işçi sınıfı bütün dünyadan koparıldığı için aynı yabancılaşmanın içinde kalamayabilir. Artık o, kendi yabancılaşmasını olumsuzlama eğilimindedir. Yani, bütün dünyayı yeniden üretmesine karşın, gene de sahip olamadığı ve bu yüzden ait olmadığı bu dünyaya karşı, tamamen ait olabileceği ve sahip olabileceği bir dünya alternatifine artık kulak verme eğilimi taşır, taşıyacaktır. Yabancılaşmanın yabancılaşması, saf haliyle mülksüzleştirenleri mülksüzleştirme eğilimidir.
Eğer bu gerçekleşmezse işçi, yüzyılların parazit sınıfı olan burjuvaziyi değil, gene kendi kendisini sorumlu tutacak ve kendi sınıfının diğer katmanlarına düşman olacaktır. Çünkü burjuvazi, hakim konumuyla her şeyi içine çeken bir karadelik gibidir. İşçi, bu aidiyetsizlik sürecinde kendi çıkarına olan mutlak arzuyu edinemediği her an, burjuvazinin çıkarına olan tahakküm dolu yeni ideolojilere çekilecektir. Bütün dünya, o kadar burjuvazinin ağırlığında ve çekimindedir ki, en ufak bir ara buluculuk, iş birlikçilik ya da aşamacılık yörüngesi de gene burjuvazinin kütle çekimine girecektir. İşte bunun karşısında işçinin bir antimaddeye, çekmeyen, aksine kendi mutlak çıkarları dışındaki her şeyi iten, mülk sahiplerinin ve onun sözcülerinin hiçbirine bir görev yüklemeyen, kendi bağımsız gücüne dayanan bir güce ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, iyi dinleyenler için son elli yılda korkunç düzeyde mülksüzleşmiş, yoksunlaşmış ve yabancılaşmış bir sınıf için aslında çok açıktır; sıkı bir saf ve keskin bir hat...