Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü'nün (UNCTAD) 2026 Dünya Yatırım Raporu dün yayımlandı. Küresel doğrudan yatırımları veri, nitelik ve eğilim açısından en kapsamlı biçimde analiz eden bu raporlar, yalnızca dünya ekonomisinin gidişatını anlamak açısından değil, aynı zamanda ülkemiz ekonomisi için de yatırımcıların eğilimlerini, önceliklerini ve yatırım çekme konusunda rekabet ettiğimiz ülkelerin hangi politikaları izlediğini görmek bakımından son derece önemli bir kaynak niteliği taşıyor.
Geçtiğimiz yıl küresel doğrudan yatırımların %6 artarak 1,6 trilyon dolara ulaştığını görüyoruz. Bu rakam, 2021 yılındaki 1,8 trilyon dolarlık seviyenin hâlâ altında olmakla birlikte, son iki yılda yeniden yukarı yönlü bir eğilime işaret ediyor. Küresel doğrudan yatırımlar 2023 yılında yaklaşık 1,3 trilyon dolara kadar gerilemişti. Bununla birlikte, 2025 yılında görülen bu artışın homojen bir yapıya sahip olmadığını; oldukça kırılgan olduğunu ve bölgeler ile sektörler arasında önemli farklılıklar gösterdiğini de izliyoruz.
Küresel yatırımcıların, son yıllarda yaşanan yüksek belirsizlik ortamında yatırımlarını azalttıktan sonra yeniden yatırım yapmaya başladıkları, ancak bu kez çok daha seçici davrandıkları görülüyor. Geçtiğimiz yılki yatırım artışının büyük ölçüde sınırlı sayıdaki mega projelerden ve özellikle yapay zekâ altyapısına yönelik yatırımlardan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Dikkat çeken bir diğer unsur ise toplam doğrudan yatırımlar %6 büyürken gelişmiş ülkelere yönelen yatırımların %11 artmasına karşılık, gelişmekte olan ülkelere yönelik artışın yalnızca %2 seviyesinde kalmasıdır.
Bilindiği gibi doğrudan yatırımlar temel olarak satın almalar ve sıfırdan yapılan yatırımlar olmak üzere ikiye ayrılır. Ülke ekonomileri açısından en fazla arzu edilen yatırım türü ise sıfırdan yapılan, diğer adıyla yeşil alan yatırımlarıdır. Bu yatırımların büyük ölçüde yapay zekâ altyapısı, yeşil enerji, kritik mineraller ve yarı iletken sektörlerinde yoğunlaştığını görüyoruz. Ancak bu yatırımların yalnızca yaklaşık %10'unun gelişmekte olan ülkelere yönelmiş olması dikkat çekici. Başka bir ifadeyle, geleceğin teknolojilerini şekillendirecek sektörlerde yatırımlar ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerde toplanıyor. Bu durum da gelişmiş ekonomilerin teknolojik üstünlüklerini daha da artırabilecekleri bir tabloyu ortaya koyuyor.
Rakamlara baktığımızda toplam doğrudan yatırımlardan en büyük payı yine Avrupa ve Kuzey Amerika başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin aldığını görüyoruz. Bununla birlikte gelişmekte olan ülkeler arasında Asya açık ara öne çıkıyor. Toplam 1,6 trilyon dolarlık doğrudan yatırım içerisinde gelişmekte olan Asya ekonomilerinin aldığı pay 644 milyar dolara ulaşmış durumda.
Doğrudan yatırımlar toplamda %6 büyümüş olsa da şirket satın almalarının %7 azaldığını, buna karşılık yeşil alan yatırımlarının yalnızca %1 arttığını görüyoruz. Bu artış olumlu olmakla birlikte proje sayısının %10 azalması ve yeni yatırımların büyük ölçüde gelişmiş ülkelere yönelmesi, küresel yatırımlardaki kırılganlığın ve ayrışmanın farklı bir göstergesi niteliğinde. Uluslararası proje finansmanında %3'lük bir büyüme yaşanmasına rağmen yapılan anlaşmaların sayısının %11 azalması da aynı tabloyu destekliyor.
Dijital ekonomiye yönelik yatırımlar açık ara önde
Sektörel dağılıma baktığımızda dijital ekonomiye yönelik yatırımların %47 gibi son derece güçlü bir artış gösterdiğini görüyoruz. Yarı iletken sektöründeki yatırım artışı %11 olurken altyapı yatırımlarındaki artış da yine %11 seviyesinde gerçekleşmiş durumda.
Bu rakamlar yatırımcıların neden dijital ekonomiye yöneldiğini ve bu alanın yatırımlardan açık ara en büyük payı aldığını net biçimde ortaya koyuyor. Dijital ekonominin günümüzde verimlilik artışının en önemli belirleyicilerinden biri olduğu dikkate alındığında ve bu yatırımların ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelere yöneldiği düşünüldüğünde, içinde bulunduğumuz teknolojik devrimin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farkı daha da açma potansiyeline sahip olduğu görülüyor. Aynı zamanda bu dönüşümün ülkelerin kendi içinde sektörler ve gelir grupları arasındaki dağılımı da ciddi biçimde etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.
Ülke bazındaki örnekler de bu tabloyu doğruluyor. Türkiye'nin son yıllarda yıllık yaklaşık 12 milyar dolar doğrudan yatırım çektiğini ve bunun önemli bölümünün şirket satın almalarından oluştuğunu görüyoruz. Sıkça karşılaştırıldığımız ülkelerden Arjantin yıllık 8-9 milyar dolar civarında yatırım çekerken, Brezilya'nın 76 milyar dolarlık yatırım çekiyor. Üstelik Brezilya'nın birkaç yıl önce 60-65 milyar dolar seviyesinde olduğu düşünüldüğünde yükseliş eğilimi daha net görülüyor.
Asya'nın ne kadar güçlü bir performans sergilediğini ise Singapur örneğinde açıkça izleyebiliyoruz. Singapur yaklaşık 150 milyar dolarlık doğrudan yatırım çekerken Malezya ve Tayvan sırasıyla 15 ve 20 milyar dolar yatırım çekiyor. Her ne kadar bu rakamlar Singapur'un gerisinde kalsa da özellikle Malezya'nın 470 milyar dolarlık Türkiye'den çok daha küçük bir ekonomi olduğu dikkate alındığında, oransal olarak oldukça başarılı bir performans sergilediğini söylemek mümkün.
Dikkat çeken bir diğer gelişme ise Çin ve ABD'nin yatırım performansındaki değişim. Çin'in birkaç yıl önce yaklaşık 180 milyar dolar düzeyinde olan doğrudan yatırım girişinin bugün 100 milyar dolar civarına gerilemesi, ABD'nin ise yaklaşık 380 milyar dolardan 270 milyar dolara düşmesi dikkat çekiyor. Başka bir ifadeyle dünyanın en büyük iki ekonomisi de yatırım çekmekte önceki yıllara göre zorlanıyor.
Gelişmiş ülkeler çok daha aktif sanayi politikalarına yöneliyor
Yatırım çekme yarışında öne çıkan bir diğer unsur ise sanayi politikaları. Bugün bütün dünyada sanayi politikalarının yeniden ön plana çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Devletlerin yatırım çekme ve yatırımları yönlendirme konusundaki müdahaleleri belirgin biçimde artıyor. Korumacılığa yönelik politika uygulamalarının 2016-2020 dönemine göre son beş yılda %93 arttığını, yatırım cazibesini artırmaya yönelik önlemlerin ise %49 yükseldiğini görüyoruz. Özetle, küresel ekonomide daha korumacı bir yapı giderek güç kazanıyor.
Sanayi politikalarında dikkat çeken bir başka gelişme ise firma bazlı teşviklerin hızla artması. 2020 öncesindeki beş yıllık dönemle karşılaştırıldığında, son beş yılda firma bazlı teşviklerin gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık üç katına, gelişmiş ülkelerde ise yaklaşık iki katına çıktığını görüyoruz. Özellikle Asya ülkeleri şirket bazlı destekleri çok daha agresif biçimde kullanan ekonomiler olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak dünya yatırım eğilimleri, sermayenin geleceğe ilişkin beklentilerini de açık biçimde yansıtıyor. Yaşadığımız teknolojik dönüşüm çağında yatırımların ağırlıklı olarak dijital ekonomi, yenilenebilir enerji, yapay zekâ altyapısı, kritik mineraller ve yarı iletken sektörlerine yöneldiğini görüyoruz. Gelişmiş ülkeler hem yatırım yapma hem de yatırımları kendi aralarında yönlendirme konusunda güçlü konumlarını koruyor.
Buna karşılık geleneksel imalat sanayilerinin yatırım çekmekte giderek daha fazla zorlandığı görülüyor. Teknolojik dönüşümü yakalamaya çalışan gelişmiş ülkeler, son derece korumacı ancak aynı zamanda güçlü teşvik mekanizmalarıyla yeni sanayi kompozisyonunda liderliklerini sürdürmeye çalışıyor.
Son olarak dikkat çekilmesi gereken bir nokta da Avrupa'nın performansı. Zaman zaman geri kaldığı yönünde değerlendirmeler yapılsa da Almanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkeleri hâlâ önemli miktarda doğrudan yatırım çekmeye devam ediyor. Latin Amerika'da özellikle Brezilya'nın güçlü performansı dikkat çekerken, gelişmekte olan ülkeler arasında yatırım çekme yarışının açık ara liderinin Asya olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Gelişmekte olan ülkeler, sanayi rekabetinde yeterince yön çizemiyor
Sanayi politikalarında gelişmiş ekonomilerin belirleyici konumda olduğunu söylemek mümkün. Korumacı ya da yatırım teşvik edici politikaların ağırlıklı olarak Avrupa, ABD, Çin ve diğer büyük ekonomiler tarafından uygulandığını görüyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin sanayi politikalarındaki payı ise %20-25 seviyelerinde kalıyor. Başka bir ifadeyle gelişmiş ülkeler hem teknoloji yarışında hem de sanayi politikalarında kendilerini korurken, gelişmekte olan ve az gelişmiş ekonomilerin bu rekabette yeterince yön çizemediğini de izliyoruz.