Yıllardır edebiyatçıların unutulmuş eserlerini araştırıp ortaya çıkaran Necati Tonga “Recaizade gibi şair ve yazarlar Batı’da yaşasaydı eserlerinin pek çok edisyonu yapılırdı. Biz ise hâlâ neler yazdıklarını tam olarak bilmiyoruz” diyor.
Necati Tonga, kendisini Türk edebiyatının kayıp veya unutulmuş eserlerini aramaya adamış sıra dışı bir akademisyen. Âdeta bir dedektif gibi kütüphaneler, arşivler, aile koleksiyonları ve sahaflarda meşhur yazarlar ve şairlerin eserlerini keşfediyor, yayımlıyor. Bazılarını bir makale, bazılarını da kitap hâline getiriyor. Doç Dr. Tonga, son olarak Recaizade Mahmud Ekrem’in unutulmuş mektuplarını ortaya çıkarıp kitaplaştırdı. Biz de Timaş Yayınları etiketiyle okurla buluşan “Nur-ı Aynım Efendim” adlı eser vesilesiyle Tonga ile konuştuk…
Uzun zamandır dikkat çeken bir çabanız var. Edebiyat tarihinin tozlu rafları arasında unutulan eserleri araştırıyorsunuz. Bu çabanız nasıl doğdu?
Bu hikâyenin başlangıcı epey eskiye gidiyor. Doktora tezimi hazırlamak için uzunca bir süre kütüphanelerde, özellikle Millî Kütüphane’de çok zaman harcadım. Bu zaman diliminde epey bir gazete ve dergiyi inceleme fırsatı buldum. Bu gazete ve dergileri incelerken pek çok metnin, şair ve yazarların külliyatlarında olmadıklarını gördüm. Bunları önce bir klasör hâline getirdim, ismini de “evrak-ı perişan” yani dağınık metinler koydum. Bu klasör gün geçtikçe büyüdü.
AHMET HAŞİM’DEN YAHYA KEMAL’E
Kimler vardı o klasörde?
Ahmet Haşim’den Nazım Hikmet’e, Orhan Veli’den Yahya Kemal’e, Ömer Seyfettin’den Halid Ziya’ya kadar pek çok isim vardı. Bunları bazılarını Nihayet dergisinde yayımladım; bazıları da kitap olacak kıvama geldi. Sait Faik ve Recaizade Mahmud Ekrem’e dair kitaplarım böyle doğdu. Ancak yakında başka kitaplar da gelecek…
Keşfettiğiniz metinler, aslında tamamen unutulmuş yazılar değil mi?
Evet. Çok iyi bildiğimiz, külliyatının tamamlandığını düşündüğümüz popüler isimlerin dahi dergilerde ve gazetelerde yazıları kalmış.
Aslında edebiyatımızın meşhur isimlerinin külliyatlarını bile tam olarak öğrenememiş olmamızı neye bağlıyorsunuz?
Tabii, bu enteresan bir durum. Yani çok fazla yazmış olabilirler ama ben durumu ince bir araştırmanın yapılmamasına, biraz hazırcı olmamıza bağlıyorum. Herkes aynı şeyi tekrar etmiş.
ALFABE DEĞİŞİMİNİN TESİRİ
Türkiye’de bir kültür ve alfabe değişimi de yaşandı. Bu eserlerin gözden kaybolmasında bunun da tesirinin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet, bunun da tesiri vardır. Çünkü Osmanlıca dergilerle ve gazetelerle ilgilenen çok kişi yok. Mesela Mehmet Akif Ersoy’un Osmanlıca dergide kalmış böyle bir yazısını buldum; Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bir yazıydı. Tanpınar’ın da böyle pek çok yazısını keşfettim. Arap harfleriyle yazıldığı için okunmamış ve değerlendirilmemiş.
İnsanları şaşırtıyorsunuz ama siz de muhtemelen şaşırıyorsunuz. Çalışmalarınızda sizi en çok hayrete düşüren metinler neler oldu?
Bu 5-6 yıldır bir nevi dedektiflik gibi, bir nevi hazine kazıcılığı gibi bir işe dönüştü benim için.
Tabii beni çok çok mutlu eden şeyler de oldu. Mesela Tanpınar’ın Konya hatıraları böyleydi.
Mehmet Akif Ersoy’un bahsettiğim yazısını edebiyat tarihine dâhil etmem de öyleydi.
Peki bu araştırmaları nasıl sürdürüyorsunuz? Arşivler mi temel kaynağınız yoksa…
Araştırmalarımı kütüphanelerde yapıyorum. Bazen ailelerden gelen malzemeler de olabiliyor. Unutulmuş metinleri tespit ettikten sonra okurla buluşturuyorum.
Geniş çerçeveden baktığımızda edebiyat tarihinin yeniden yazılmaya ihtiyacı var değil mi?
Yani edebiyat tarihi yazılırken keşfettiğim bu metinlerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan edebiyatımızın sadece kayıp ya da unutulmuş metinleri değil, pek çok kayıp şair ve yazarı da var. Bunların bazılarının yazılarını da kitaplaştırmaya çalışıyorum. Edip Ayel ve Ziya İlhan Zaimoğlu bunlar arasında. Bunlara ‘sönmüş yıldızlar’ diyorum ben.
Edebiyat tarihinin, edebiyat biliminin mutfağı kütüphanelerdir. Şimdi gençlerdeki gördüğüm en büyük eksikliklerden biri kütüphaneye hiç gitmeyip evde çalışıp ya da biyografik çalışma yaparak edebiyat tarihi yazılabileceğine inanmaları.
Recaizade de aslında bizim edebiyatımızın mühim simalarından birisi. Ona dair de unutulmuş mektupları neşrettiniz. Bu da sürpriz değil mi?
Recaizade gibi Türk edebiyatının mihenk taşlarından bir ismin külliyatının ölümünün üzerinden 100 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen tamamlanamaması bana büyük ıstırap veriyor açıkçası. Çünkü bu tip şair ve yazarlar Batı’da yaşasaydı eserlerinin pek çok edisyonu yapılırdı. Biz ise hâlâ neler yazdıklarını tam olarak bilmiyoruz.
Araştırmamda Recaizade’nin pek çok mektubunun, külliyatında yer almadığını gördüm ve bunu kitaplaştırmayı istedim. Bu eser de böyle doğdu. Bu mektuplar antolojilerde, dergilerde, gazetelerde ve özel arşivlerde kalmış.
Bu eserde mektuplar yer alıyor. Eski edebiyatçılar mektup yazmışlar. Mektup diye bir edebî tür meydana gelmiş. Artık dijitalleşme ile mektup türünü de kaybediyor muyuz?
E-Posta yazışmaları üzerinden bazı çalışmaların şu an hazırlandığını duyuyorum. Ama artık bunlar yayınevlerindeki editörlerin yapabilecekleri şeyler. Öte yandan mektuplardaki o sıcaklık, o tatlılık var mıdır bilemiyorum.