Ana içeriğe geç

Sınıfın heykeli, heykelin sınıfı

Savaş zamanlarında rejimler; meydanlara diktikleri heykellerle yalnızca estetik değil, iktidarın ve militarizmin dilini de kurdu. Nazi Almanyası’ndan Türkiye’ye heykel bazen iktidarın propaganda aracı oldu bazense buna karşı bir estetik geliştirdi.

Sınıfın heykeli, heykelin sınıfı
Evrensel
16

Faşizm ki sermayenin en kanlı diktasıdır; yirminci yüzyılın baskıcı rejimleri gövde gösterisi olarak sanat dallarını kullanmıştır. Tabii ki de meydanlara devasa heykeller yaptırarak. Bu taştan ve tunçtan ideoloji, kamusal alanda çok etkili bir yer işgal etmiştir. Dünyaya bakarsak Nazi Almanya’sında ve faşist Mussolini iktidarında en belirgin örnekleriyle var olmuştur. Yurttaşlar onun önünde durur, eğilir ve başını yukarı kaldırarak seyreder. Hey gidi heykel sanatı, sen hangi sömürü biçimine kadirsin!

İnsan ölçüleri kusursuz, suratlar ruhsuz, tek tip ve güç gösterisi olarak kaslı. Klasik antikitenin kopyasının kopyasıydı bu heykel dili. Hitler'in resmi heykeltıraşları Arno Breker ve Thorak'tı. Şansölyeliğin girişini süsleyen Parti ve Ordu adlı heykel çifti, ideolojinin tahkim edileceği anıtlardı. Thorak'ın dev bronz atlarını unutmayalım! Kongre alanındaki anıtsal figürleri de bir başkaca olaydı. İşte savaş koşullarında “Üstün İnsan” kompleksinin faşizm diliyle heykel yansıyanları.

Karşı-estetik adı altında çağdaş sanata saldırının parçası olan bu heykeller “Ari” ırkının vücut bulmuş haliydi doğallıkla. Mussolini diktasında da benzerdi bu dil. Roma'daki mermer stadyum, çoğu imzasız sayısız atlet heykelleriyle çevrelenmişti. Antik Roma'nın yeniden doğuşu gibi düşünceyle kitlesel bir beden kültü oluşturmaktı amaç.

Bu örnekler sanki Türkiye'de yok mu? Erken dönem cumhuriyet döneminde Krippel'in Afyon'daki Zafer adlı devasa heykeli! Seni nasıl böyle ezerim, ayaklarımın altında... dercesine. Üçüncü Reich'in resmi estetiğinin Türkiye uzantısı ve savaş halinde faşizmin dayanılmaz ağırlığı, tunçtan ve mermerden korkunçluk abidesi. Ah, “kökü dışarda” anıt heykelcilik. İthal bir modernleşmenin milliyetçi argümanı yontular. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ulusal kimlik inşasıyla yapıldı tüm bunlar. Bu ideolojiden beslenen ve yarım kalan projeler. Al sana Güvenpark'taki ikili heykel... Nasıl da şişirilmiş uzuvlar ve silahlar. Gel de anımsama Hasan Hüseyin Korkmazgil'in “İnsan Pazarı” şiirini.

Bu heykellerin ortak noktası bedeni bireyin yaşamından koparıp idealize etmesidir. Açlık var, yokluk var, kondulardan gelmiş halk var. “Açlığın dini olmaz, yoksulluğun vatanı…” İtalya'da da öyle Almanya'da da... Afrika'da da Türkiye'de de... Abartılmış iskelet ve kasla neyin gövde gösterisini yapıyorsun ey faşizm! Yoksulluk senin kaderin, o yüzden küçüksün. “Bak bir büyüğüz, kaidemizin altında kısacık kalan bir bireysin, hep tepeden bakarız sana…” dercesine. Bu dramaturji egemen sınıfların bakış açısıyla desteklenmiştir. Bu görsel mesaj, hâlâ burnumuzun dibinde, farkına varmadan geçiyoruz bile. Anıtsal propagandist bu gibi heykeller bir kırılma noktası olmalı gerçek halk sanatçıları için.

Somut ve kalıcı ve mekânsal karşılığı olan bu ideolojik silahların bir parçası da heykeldir şüphesiz ki. Kitleleri manipüle edebilsin, sömürüyü gizlesin. Bireyi ezen bir görsellikle militarizmi yücelten, itaati öneren, bu heykel figürleri yalnızca meydanları süslemedi... O atlar, o atletler, devasa ve kusursuz vücutlar, askerler. Hepsi, hepsi toplumun zihinsel haritasını şekillendirdi. Faşizmin estetiği de bu değil miydi? Duygusuz, donuk, tek tip, itaatkâr, mekanik... Arno Breker'in “Flieger” (havacılar) -kabartma- rölyefleri buna en bariz örnektir. Rejimin militarist güç ve hızını, insan bedeninin savaş uçağıyla birleştirerek simgelemiştir.

Güzel şeyler de olmuş. Örneğin Rudolf Belling, Hitler Almanya'sından kaçarak heykel sanatımıza özgün bir kimlik kazandırmış ve öğrenci yetiştirmiştir. Faşizmin dayattığı o kaba, o donuk ve militarist formları reddederek daha dinamik, daha özgün yapısal formlar üretmiştir. Dönemin resmi ideolojisine karşı yeni bir estetik dil kurmayı başaran heykeltıraşlardan Zühdi Müridoğlu ve Ali Hadi Bara, kıtlık ve yokluk koşullarında tunç dökümler yerine yerel malzemelere, mermere ve taşa yönelmişlerdir. Estetik alternatifler hâlâ devam ediyor ve etmekte.

Dünyanın değişik yerlerinde faşizmi lanetleyen heykeller dikildi, soykırımı anlatan anıtlar ve Halepçe katliamı. Kübist heykeltıraş Ossip Zadkin'in ait “1940 yılında bombalanan Rotterdam şehri” heykelini hatırlatmadan geçmeyelim. Faşizme inat insan vücutları kusursuz değil parçalanmıştır. İnsan onurunu, işkenceyi, acıyı ve direnişi taşa ve demire kazıdılar. Gerçek trajediyi ve özgürlük arayışını formlara o ruhla döktüler.

Magdeburg Anıtı'na ne diyelim! 1. Emperyalist paylaşım savaşının acılarını görselleştirmek için çalışan Ernst Barlach, cephedeki askerlerin, dulların, yetimlerin yüzündeki derin korkuyu, umarsızlığı ve dehşeti işlemiş ve savaşı kahramanlık ve görkem olarak gören Naziler tarafından kaldırılmış. Arkadaşları tarafından saklanan heykel militarizmin ikiyüzlü neşesine karşı trajik gerçekliğin en güçlü direniş simgesi olmuştur ve yeniden küllerinden doğmuştur.

Barışın, sevginin, aşkın heykelleri hâlâ yapılmakta her yerde. İlhan Koman'ı da Kuzgun Acar'ı da unutmayalım. Müthiş bir estetik başkaldırıyla Anıtkabir doğu cephesi rölyefleri, yokluktan yarattığı demir ve taş formlar… Avrupa'da faşizmin yıktığı sanat atmosferinde kendi özgün geometrisinin serüvenine başlamıştır İlhan Koman... Türkiye'de savaşın etkilerinin sürdüğü dönemde Zühdi Müridoğlu'da üstün güç eksenli meydan heykellerine karşı çıkarak, figürleri içsel bir hüzünle, sevgiyle bükülmüş hatlarla şekillendirdi. Kusursuz, yenilmez insan mitine karşı bir duruştu onunkisi de. Her şeyden önemlisi formlar özgürdü.

Tarih göstermiştir ki kitleleri korkutan, uyuşturan, itaate zorlayan o kusursuz sanılan heykeller anıtlar ya yerle bir edildi ya da müzelerin soğuk depolarına kaldırıldı. Geriye kalan ise o karanlık zamanlarda hâlâ formu aşkla işleyen, taşla ve mermerle amansız bir estetik mücadele eden yapıtlardır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler