RECEP GÜNDÜZ
Rekabet Hukuku Danışmanı
Geçtiğimiz aylarda yaşanan bir gelişme, yapay zekânın artık sıradan bir teknoloji tartışmasının çok ötesine geçtiğini gösterdi. ABD merkezli Anthropic, haziran başında "Mythos" sınıfındaki en gelişmiş modeli Fable 5'i kamuya açtıktan sadece üç gün sonra, Amerikan Ticaret Bakanlığı'nın talimatıyla hem Fable 5'i hem de daha kısıtlı erişimli Mythos 5'i tüm dünyada, hatta şirketin kendi Amerikan vatandaşı olmayan çalışanları için bile devre dışı bırakmak zorunda kaldı. Gerekçe ulusal güvenlikti; modelin güvenlik filtrelerini aşan bir yöntemin onu sınırsız bir siber saldırı aracına dönüştürebileceği endişesiydi. 18 gün süren askıya alma, haziran sonunda tamamen kaldırıldı ve modeller yeniden erişime açıldı.
Bu kısa ama çarpıcı hikâyenin asıl önemi, bir şirketin ürününün geçici olarak durdurulmasında değil, gösterdiği şeyde yatıyor: Bir devlet, kendi topraklarında ve tüm dünyanın verisini kullanarak geliştirilen bir teknolojiyi dahi "ihraç edilemez" ilan edebiliyor. Yapay zekâ artık devletlerin birbirine karşı kullandığı, kaybetmeyi göze alamadığı stratejik bir enstrüman. Bu noktada akla gelen soru şu: Bir teknolojiyi bizzat üretmeyen ülkeler, bırakın onu düzenlemeyi, erişimine dair kararları bile kendi elinde tutamıyorsa, düzenleyici denklemde nereye oturur?
Ankara'da aynı soru
İşte tam bu soru, Rekabet Kurumu'nun 26 Haziran'da Ankara'da düzenlediği "Dijital Çağda Rekabet Politikaları Çalıştayı"nın da örtük gündemiydi. Akademisyenleri, sektör temsilcilerini ve uygulayıcıları bir araya getiren çalıştayda konuşulanlar, dijital ekonominin artık dar bir hukuki teknik mesele olmaktan çıkıp doğrudan bir sanayi politikası konusuna dönüştüğünü ortaya koyar nitelikteydi.
Çalıştayın çıkış noktası, internetin kuruluşunda vaat edilen "herkesin eşit olduğu" merkeziyetsiz alanın, bugün birkaç dev platformun pazarın kendisini kurduğu bir yapıya evrilmiş olmasıydı. Katılımcılar, ihlal sonrası devreye giren geleneksel (ex-post) müdahalelerin dijital pazarların hızı karşısında yetersiz kaldığını, bu yüzden AB'nin Dijital Pazarlar Yasası'yla somutlaşan öncül (ex-ante) düzenleme anlayışının küresel bir standarda dönüştüğünü vurguladı. Ancak Türkiye için doğrudan kopyalama yerine, Rekabet Kurumu'nun teknik kapasitesine dayanan esnek bir modelin daha isabetli olacağı görüşü öne çıktı.
Görünmez anlaşmalar
Çalıştayda tartışılan bir diğer başlık, algoritmik fiyatlandırmaydı. Şirketlerin artık dumanlı odalarda buluşup fiyat belirlemesine gerek kalmadığı, ortak algoritmaların veya benzer veri setlerinin kullanılmasının, doğrudan iletişim olmaksızın fiyatların rekabetçi seviyenin üzerinde yakınsamasına yol açabildiği anlatıldı. Almanya ve Türkiye'de soruşturmaya konu olan BuyBox algoritması, bu görünmez koordinasyonun somut bir örneği olarak tartışıldı.
Belki de en fazla tekrarlanan tema, rekabetin odağının üretimden dağıtıma kaymasıydı. Gelecekte kullanıcıların uygulamalara doğrudan gitmek yerine yapay zekâ ajanları üzerinden hizmet alacağı öngörülüyor; bu da kullanıcının niyetini anlayıp gerçekleştiren tek bir operatörün tüm pazara hâkim olması riskini beraberinde getiriyor. Yapay zekânın "su ve elektrik" gibi zorunlu bir altyapıya dönüşeceği, önümüzdeki beş yılda 12 trilyon dolarlık yatırımın birkaç oyuncunun altyapı, model ve uygulama katmanlarının tamamına hâkim olmasına yol açabileceği de dile getirilen öngörüler arasındaydı.
Asıl mesele model değil, veri
Peki yapay zekânın bir ticaret savaşı enstrümanına dönüşmeye başladığı bir dönemde, Türkiye gibi ülkelerin izleyebileceği yol ne olabilir? Bu soruya İsviçre Lozan Üniversitesi'nden Roxana Mihet ve ekibinin yakın tarihli çalışması akademik bir zemin sunuyor. Araştırmacılar, pazar gücünün kaynağının sanılanın aksine yalnızca işlem gücü (yapay zekâ) değil, o gücü besleyen veri olduğunu gösteriyor; ikisini otomobil ve yakıt benzetmesiyle özetliyorlar. Çalışmaya göre işlenmemiş veri, belirli bir işlem kapasitesi olmadan işe yaramıyor; fazlası "bilgi kirliliği" yaratarak şirketin karar kalitesini düşürebiliyor. Buna karşılık işlenmiş veri, düşük işlem gücüne sahip küçük firmalar için de doğrudan değer üretiyor ve büyük oyuncularla aradaki farkı kapatabiliyor.
Araştırmacılar, 2006'daki bulut bilişim atılımı ile 2017'deki dönüştürücü (transformer) mimarisinin yarattığı iki teknolojik sıçramayı inceleyerek şunu buluyor: Ucuz işlem gücü veri zengini firmaları daha da güçlendirirken, işlenmiş veriye erişimin kolaylaşması düşük teknolojili firmaların rekabet gücünü artırıyor. Bu bulgunun düzenleyiciler için mesajı nettir: Yalnızca yapay zekâ modellerini değil, veri erişimini de düzenlemek, pazardaki dengeyi korumanın anahtarı olabilir. Başka bir deyişle, kimin en güçlü modele sahip olduğu kadar, kimin işlenmiş, kullanılabilir veriye erişebildiği de rekabetin kaderini belirliyor.
Türkiye için rota
Üretiminde veya altyapısında söz sahibi olmadığımız bir teknolojiyi, sahibi olan ülkelerin kurallarıyla düzenlemeye çalışmak, Avrupa'nın bugün içinde bulduğu ikilemi hatırlatıyor: Dijital Pazarlar Yasası gibi katı çerçeveler daha dört yaşına basmadan yapay zekâ gibi yeni nesil teknolojileri kapsam dışında bırakabiliyor ve "eskimeye yüz tutan" bir düzenleme riski taşıyabiliyor. Türkiye için asıl soru, bunu aynen uygulamak değil; hem çevik bir denetim anlayışını hem de veri ve işlenmiş bilgiye erişimi güçlendirecek bir çerçeveyi bir arada kurabilmek olmalı. Zira Mihet ve ekibinin gösterdiği gibi, işlenmiş veriye erişim, sınırlı işlem gücüne sahip aktörlerin dahi rekabet edebilmesinin yolunu açıyor — bu da yerli oyuncular ve girişimler için, büyük modellere sahip olmasak bile, tamamen kapalı olmayan bir alan bırakıyor.
Anthropic'in modellerinin bir gecede kapatılıp yeniden açılabilmesi, çalıştayda konuşulanların soyut bir senaryo olmadığını gösteriyor. Yerli yapay zekâ altyapısına -ve akademik araştırmanın işaret ettiği gibi işlenmiş veri erişimine- sahip olmayan ülkeler için mesele, yalnızca doğru kuralları koymak değil; bir rakibin, bir alternatifin var olup olmadığıdır. Zira bir pazarda seçenek yoksa, en sıkı düzenleme bile pazarın kapanmasına hizmet etmekten öteye geçemez.
Rekabet Kurumu'nun Ankara'da açtığı bu tartışma, tam da bu gerçeği erken fark etmiş olmasıyla değerli. Anthropic'in başına gelen, aslında herkese aynı soruyu soruyor: Bir teknolojiyi üretmiyorsanız, en azından onu besleyen veriye ve dağıtım kanallarına söz sahibi olabiliyor musunuz? Dijital rekabet politikası, artık yalnızca fiyatları değil, tam da bu sorunun cevabını — teknolojik egemenliğin sınırlarını — belirleyen bir mesele haline geldi.