Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihinde derin izler bırakan 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, birkaç saat içinde patlak veren ani bir kalkışma değildir. Bu teşebbüs, uzun yıllara yayılan sistematik bir örgütlenmenin ulaştığı son noktadır. Dolayısıyla 15 Temmuz'u doğru okuyabilmek için yaşananları yalnızca o geceyle sınırlamak yetmez; 1980'lerden itibaren şekillenen süreci bütün boyutlarıyla görmek gerekir.
SESSİZ KURULUŞ: KADROLAŞMADAN MALİ GÜCE
1980 sonrasında Türkiye'nin içine girdiği siyasi ve toplumsal atmosfer, çeşitli dini ve sosyal oluşumların geniş kitlelere ulaşmasına imkân tanıdı. Fetullah Gülen etrafında şekillenen yapı da bu dönemde öğrenci evleri, dershaneler ve eğitim faaliyetleri aracılığıyla insan kaynağını büyüttü; yetiştirdiği kadroları emniyet, yargı, mülki idare ve Türk Silahlı Kuvvetleri gibi stratejik kurumlara yönlendirmeye başladı. İlk bakışta eğitim ve hayır faaliyeti görünümü altında yürütülen bu çalışmaların, ilerleyen yıllarda çok daha kapsamlı bir organizasyonun altyapısını kurduğu anlaşıldı.
1990'lı yıllar, yapılanmanın yalnızca insan kaynağı ve bürokratik kadrolaşma bakımından değil, ekonomik ve kurumsal kapasite açısından da güç kazandığı bir dönem oldu. Medya, eğitim, finans ve iş dünyasında geniş bir etki alanı kuran yapı, bir yandan da emniyet, yargı ve askeri kurumlardaki kadrolaşmasını sürdürdü. Bu çerçevede 1996'da Bank Asya'nın faaliyete geçmesi, örgütün ekonomik yapılanmasını daha organize bir zemine taşıyan kritik gelişmelerden biri oldu. Bankacılık sektöründe elde edilen imkânlarla örgüte yakın iş çevreleri arasında güçlü bir finansal ağ örüldü; eğitim kurumlarının, medya kuruluşlarının ve ticari faaliyetlerin finansmanı sistemli bir yapıya kavuştu. Kaynakların belirli bir merkez etrafında toplanması, örgütün yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerini sürdürme kapasitesini artırdı. Böylece mali güç, örgütsel yapılanmanın en önemli dayanaklarından biri haline geldi ve ilerleyen yıllarda bürokrasideki etkinliğin pekiştirilmesinde belirleyici rol oynadı.
Çeşitli çevrelerce yapılan uyarılar ise yeterince dikkate alınmadı; yapılanmanın ulaştığı boyut tam olarak kavranamadı. Nitekim 28 Şubat 1997 sürecinin ardından birçok dini oluşum baskı altına girerken, bu yapı sahip olduğu kurumsal ağları ve kadrolarını korumayı başardı. Daha temkinli hareket eden örgüt, faaliyetlerini farklı alanlara yayarak varlığını sürdürdü; Fetullah Gülen'in 1999'da Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmesiyle hareketin uluslararası boyutu daha da belirginleşti.
DEVLETİN İÇİNDEN DEVLETE KARŞI

2000'li yıllar, örgütün devlet içindeki etkinliğinin görünür hale geldiği bir dönem oldu. Bilhassa emniyet ve yargı teşkilatlarındaki yapılanma, sonraki yıllarda yaşanan gelişmelerle daha net biçimde ortaya çıktı. Sauna Çetesi’yle başlayan, ardından Ergenekon ve Balyoz davalarıyla devam eden mağduriyetler, devlet gücünün belirli bir yapı tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılmaya başlandığını gözler önüne serdi.
Örgütün devlete sızma politikası, 7 Şubat 2012'deki MİT kriziyle farklı bir boyut kazandı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılması, devlet içindeki örgüt odaklarının varlığına ilişkin ilk ciddi kırılma noktalarından biri oldu. Ardından dershanelerin kapatılması tartışmalarıyla gerilim tırmandı; benim de bizzat teftiş ettiğim 17-25 Aralık 2013 sürecindeki yargı darbesi girişimi ise devletin savunma mekanizmalarının yüzleştiği en kritik eşiklerden biriydi. Bu tarihten itibaren devlet kurumlarında kapsamlı görev değişiklikleri yapıldı ve örgüte yönelik çok daha yoğun bir mücadele dönemi başladı.

MASKENİN DÜŞTÜĞÜ GECE
Örgütün katı gizlilik anlayışı ve hücre tipi yapılanması, gerçek niyetinin uzun yıllar tam olarak anlaşılamamasına yol açtı. Mensuplar arasındaki bağlılığın devlet hiyerarşisinin önüne geçirilmesi, kurumların işleyişinde ciddi sorunlar doğurdu. Sınav sorularının önceden ele geçirilmesi, terfi süreçlerindeki usulsüzlükler ve kritik birimlerde aynı yapıya mensup personelin yoğunlaşması, sonraki soruşturmalarla daha belirgin hale geldi. Buna rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki yapılanmanın gerçek boyutu, 15 Temmuz 2016 gecesine kadar tam anlamıyla ortaya çıkarılamadı.

2016 yılına gelindiğinde, yaklaşan Yüksek Askeri Şûra toplantılarında birçok personelin tasfiye edileceğine dair değerlendirmeler, örgüt içindeki unsurların harekete geçmesinde etkili oldu. Nitekim 15 Temmuz gecesi millet iradesine, anayasal düzene ve devletin bekasına yönelik hain bir darbe girişimi gerçekleştirildi.
15 Temmuz'a giden sürecin tarihi arka planı, ana hatlarıyla işte böyle şekillendi. Ancak darbe teşebbüsünün hazırlık safhası, o gece yaşananlar, devlet kurumlarının direnişi ve milletin ortaya koyduğu tarihi refleks, başlı başına ayrı bir değerlendirmeyi gerektiriyor. Bu sebeple devletin verdiği mücadeleyi ve 15 Temmuz gecesine dair ayrıntıları sonraki yazılarımda ele alacağım.