NATO zirvesinin ardından askeri-diplomatik bir serinkanlılıkla analizler yapılıyor: ‘Askeri harcamalar genişleyecek’, ‘külfet paylaşılacak’, ‘ABD askeri ve stratejik kaynaklarını Çin ile rekabet için farklı coğrafyalara kaydıracak’, ‘Türkiye’nin önemi artacak’. Analizlerin cevapsız bıraktığı soru ise şu: ‘Tüm bu gelişmelerin maliyeti ne olacak, o maliyet kime fatura edilecek, kim kazanacak?’
“Savunma harcamalarının milli gelire oranı yüzde 5’e çıkarılmalı” görevinin en ön taliplisi Erdoğan oldu. Karşılığı 4 trilyon liraya yakın. Milyonlarca emekçinin yıl boyunca ödeyeceği gelir vergisinden daha fazla. Devasa bir kaynağın savaş ekonomisine aktarılması değil tek sorun. Düşük maliyetli ve hızlı silah üretimi ihtiyacına cevaben emeğin NATO’nun kölesi kılınması, askeri sanayinin ihtiyaç duyduğu madenlerin yağmalatılması da var.
Bülent Falakaoğlu’nun yazısı
Ankara'da gerçekleşen 36. NATO Zirvesi’ne dair işçiler arasındaki yaygın iki eğilim NATO’yu ülke güvenliği için elzem görmek ya da “Ekmeğini büyütmek” kavgasıyla NATO arasındaki bağı görememek. Sendikal bürokrasinin ‘kayıtsızlığı’ da bunu besliyor. Ancak bu ilinti şurada: Savunma harcamalarının payı yüzde 5’e çıkarken bu fark emekliyi 20 bin liraya mahkum ederek, asgari ücreti açlık sınırının altında tutarak karşılanacak.
Seyfi Selçuk’un yazısı
Kamu borçlanması, sosyal ihtiyaçları karşılamak için değil ama silahlanmayı finanse etmek için yeniden meşru hale geliyor. Bu dönüşümün maliyetleri de eşit biçimde dağılmayacak. Avrupa’da emeğin sosyal haklarında yeni kesintiler, Türkiye’deki otoriter emek rejiminde ise ücret baskılamasına dayalı politikalar artarak sürecek. Toplumsal kaynaklar kalıcı bir savaş ekonomisinin temellerine dönüştürülecek.
Ümit Akçay’ın yazısı
NATO ile ilişkilerin yeniden tanımlanması, Avrupa’nın savaş ekonomisine yönelmesi, Kaan projesi için ABD’den motor tedariki arayışları ve F-35 başlığının yeniden gündeme gelmesi bir bütün tablonun parçaları. Tüm bunlar, “savunma” sanayisinin Türkiye açısından yalnızca bir sanayi politikası konusu değil, aynı zamanda dış politika, sermaye birikimi ve devlet biçimi meselesi haline de geldiğini gösteriyor.
Özgür Orhangazi’nin yazısı
‘Biz dışarıdan su alamazken Trump’a kırmızı halı’
Çeşitli illerden işçiler, NATO zirvesine dair tartışmaları gazetemize aktarıyor: “Bir işçi arkadaşımın boks yapan kızının harcırahı zirve yüzünden yatmadı”, “NATO’ya para harcamak yerine maaşlara zam yapılsaydı”, “AKP bizden alamadığı desteği ABD’den bekliyor”, “Ben emekliyim, Trump için Ankara’da yapılanlar çok zoruma gidiyor. Biz her gün parkta oturuyoruz bir su alamıyoruz bazen ama Trump’a özel halılar seriliyor.”
‘23 centlik Mehmetçik’ göreve hazır
ABD, Avrupa’nın korunması kisvesi altındaki saldırganlığın yükünü Avrupa’ya yıkarken bunun yarattığı gerilimi taşıyacak sağlam omuzlar gerekiyor. 23 centlik Mehmetçik ilk günkü gibi göreve hazır; ama yeni araçlarla. Gayretkeş Türk savunma ve silah sanayinin ürünleri de ucuz. Büzülen Avrupa’nın çaresizliğine sesleniyor; ABD’ye umut veriyor.
Fehim Taştekin’in yazısı
Türkiye’deki zirveler: 1960, 1967, 1980, 1984, 2004… ‘NATO’nun sadık ve vefakar uzvu’
Makyajlanan şehirlerin ve küresel "güvenlik" söylemlerinin ardında 75 yıllık bir savaş ve bağımlılık kronolojisi yatıyor.
Zeynep Algedik’in yazısı