Ana içeriğe geç

Cihan Çetinkaya 'Şah Balaban Destanı' romanını KARAR'a anlattı: Yeniçerilerin mertliği bu çağa fazla

Son romanı ‘Şah Balaban Destanı’nda İtalya’daki meşhur ‘Türk Köyü’ Moena’nın kahramanı Deliormanlı Balaban Hasan’ın hikayesini kaleme alan Cihan Çetinkaya: “Orta Çağ dünyasının anlatıldığı kadar bağnaz olduğunu düşünmüyorum; en azından bizim çağımıza göre biraz daha dürüstlerdi. Şimdi demokrasi ve özgürlük gibi koca yalanlarla milyonlar katlediliyor. Balaban Hasan bu zamanda yaşasaydı, mertliği ona yıkımdan başka bir şey getirmeyecekti.”

Cihan Çetinkaya 'Şah Balaban Destanı' romanını KARAR'a anlattı: Yeniçerilerin mertliği bu çağa fazla
Karar
16

Osmanlı’nın 1683’teki Viyana bozgunu, arkasında sadece askeri bir geri çekiliş değil; Alplerin eteklerinde asırlardır yaşayacak sıra dışı bir efsane bıraktı. Ordunun güvenle çekilebilmesi için gövdesini siper eden ve ardından İtalya’nın dağ kasabası Moena’ya sığınan Deliormanlı Balaban Hasan ile yârenlerinin hikâyesi, bugün hâlâ o topraklarda bir ‘Türk Köyü’ olarak nefes alıyor. Yazar Cihan Çetinkaya, Timaş Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı ‘Şah Balaban Destanı’nda, kılıç şıngırtılarından ve hamasi fetih anlatılarından müstesna, iki zıt medeniyetin kavuşma öyküsünü kaleme alıyor. Esaretin kuyusundan genetik kodlarındaki dirayetle çıkıp İtalyan Alplerinde bir avuç adama kol kanat geren Yeniçerilerin izini süren Çetinkaya ile ezber bozan tarihsel yaklaşımlarını, kurgunun sınırlarını ve insanlığın zamansız kodlarını KARAR okurları için konuştuk.

Cihan Bey, ‘Şah Balaban Destanı’ romanınızın ortaya çıkış ve yazılma hikâyesi nedir?

Uzun zamandır bir tarihi roman yazma niyetindeydim. Zihnimde beliren binlerce seçenek arasında kılıç şıngırtılarından, fetihlerden, marşlardan müstesna bir anlatı kurmanın fikrini taşıyordum. ‘Şah Balaban Destanı’ da bu fikre bir cevap olarak doğdu. Devranın döndüğü bir tarih aralığında, her şey en uçlarda yaşanacaktı. İki zıt medeniyet bir noktada kavuşacak ve orada çatışmalar, anlayışlar ve kavrayışlar ortaya çıkacaktı.

Yazım sürecinde hangi tarihi kaynaklardan beslendiniz?

Balaban Hasan’ın hikâyesi bir rivayet olarak ortada duruyordu. Doğrusu sahih bir bilgi de yoktu hakkında. Uzakta bir köy var ve orada adını taşa kazıyan bir Yeniçeri. Hepsi bu kadar. Onu aldım ve üzerine yeni bir kurgu giydirdim. Sanırım Balaban Hasan da görebilseydi, beğenirdi bu elbisesini.

Moena’da bir ‘El Turco’ efsanesi ortaya çıkıyor. Bu çıkışta farklı, dil ve din vurgusu da kendini gösteriyor. İnsanların kendilerini ‘din’ üzerinden tanımladığı ve ayrıştığı o yüzyılda, bu efsanenin gerçekleşmesini nasıl yorumlarsınız?

Ortaçağ dünyasının anlatıldığı kadar bağnaz bir dünya olduğunu düşünmüyorum. Hatta bizim çağımıza göre biraz daha dürüstlerdi onlar. Seni tanrı için öldürüyorum, toprağını genişlemek için işgal ediyorum, yeraltı kaynaklarını ele geçirmek ve seni köle etmek için katlediyorum, diyebilecek cesarete sahiplerdi. Şimdi demokrasi ve özgürlük gibi koca yalanlarla milyonlar katlediliyor. Balaban Hasan bu zamanda yaşasaydı mertliği ve cesareti ona yıkımdan başka bir şey getirmeyecekti. Doğru zamanda doğru yerdeydi.

Balaban, Moena’ya geldiklerinde sadece doksan kişiler. Buradaki mücadelesini Türklerin tarih boyunca birçok bey ve boyun varlığını sürdürmek için devlet kurma mücadelesine benzetebilir miyiz?

Elbette. En güzel hikâyeler zirvede değil kuyularda başlar. Balaban Hasan, doksan yareni ile birlikte bir kuyudaydı. Orduları dağılmış, esarete düşmüşlerdi. Gidecek hiçbir yerleri yoktu. Ölüm de onlarla beraberdi; hemen yanlarındaydı. Fakat kuyudan çıkmayı başardılar. Genetik kodlarına kadar işlenen bir dirayetle ayaklandılar oradan. Bir devlet kurdular. Çünkü başka türlü bir yol da bilmiyorlardı. Öncekiler ve onların da öncekileri gibi ancak birlikle ve başları üzerinde bir kubbe gibi beliren devletle dirilebileceklerine inanıyorlardı. Bunu yaptılar.

‘ZAAFİYET SAVAŞ MEYDANINDA ÖLÜM GETİRİR’

Balaban Hasan’ı okuduğumuzda aklımıza gelen kavramların başında merhamet geliyor ama Hasan bir Yeniçeri… Yeniçerilerin tarih boyunca yaptıklarını görünce bu iki kavram çelişiyor mu sizce?

Yeniçeri denince kan döken, naralarla hasmının üzerine atılan ve bir de tokadını nakşeden iri kıyım adamlar geliyor aklımıza. Halbuki onların tabiatını iyi anlamamız gerekiyor. Çünkü savaş meydanında zafiyet ölüm getirir. Kışlalardaysa yumuşaklık, sindirilmelerine sebep olabilirdi. Bu nedenle onlar, tarih kitaplarında sert ve acımasız adamlar olarak anlatıldılar. Öyleydi de. Fakat insanlardı. Deliormanlı Şah Balaban Hasan, özünde sadece Hasan’dı.

Romanda Yeniçerilerin dili, Bektaşilerin nefesleri de var. Acaba yeniçeri ocağı kaldırılmamış olsaydı bu edebi kültürün sürekliliği günümüzde nasıl olurdu?

Maalesef bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat bazı varsayımlarda bulunmak mümkün. Bektaşiliğin gerilemesi ve aynı sırada Mevleviliğin yükselmesi, Osmanlı Devleti’nin de kimyasını değiştirdi. Çünkü Bektaşilik daha agresif bir kültürken Mevlevilik daha yumuşak ve barışçıl bir kültürdü. Bu kimya değişimi devletin gerilemesine tek sebep olamaz elbette, ama sebeplerden biri sanırım. Yeniçerilerin temsili ile Bektaşilik devam etseydi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk, bilemiyorum. Ama kültür çeşitliliği her zaman ve her koşulda toplumlar için büyük bir zenginliktir.

‘KUVVETLER AYRILIĞI’ BOZULUNCA...

Romanın geçtiği dönemler artık yeniçerilerin işlevinin değiştiği, siyasi arenada daha çok göründüğü dönemlerin başlangıcı… Yeniçerilerin bozulmasını siz neye bağlıyorsunuz?

Bunun birçok sebebi var. Burada kısaca anlatmak mümkün değil ama sanırım en büyük sebebi devlet işleyişinde kuvvetler ayrılığının bozulması. Yeniçeri kökenli askerlerin devletin kilit noktalarına getirilmeleri, paşaların onları bir koz olarak kullanmaları, zamanla ordunun başat kuvveti haline gelmeleri gibi birçok neden sayılabilir. Elbette bir de mezhebi bir ayrılık da söz konusu. Nihayet her şey doğar büyür ve zamanı gelince ölür. Onlar da bu kaideden beri kalmadılar.

Kaynağa Git

İlgili Haberler