Şehit Ali Hamaney’in cenazesine katılmak üzere, Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı ile birlikte 2-4 Temmuz arasında İran’ın başkenti Tahran’daydık. Vatan Partisi’nin yanı sıra Türkiye’den pek çok partiden yüksek düzeyli temsilciler de Türk heyetinin içindeydi. Geçirdiğimiz iki günde tanık olduklarımız yalnızca bir matem hazırlığı değil, aynı zamanda bir milletin yeniden kenetlenme süreciydi.
Bu zamana kadar İran hakkında bildiklerim, Batı basınının filtreden geçirilmiş önyargılı ve kasıtlı çarpıtmaları, üniversite yıllarında tanıştığım İranlı arkadaşların anlattıkları, sanat filmleri ve biraz da Hafız şiirlerinden ibaretti. Komşumuz olmasına rağmen bu ülkeyle ilgili bilgi edinme kanallarımız -utanç verici bir şekilde- Batı filtresinden geçiyor. Türk basınında çıkan haberler dahi çoğu zaman Avrupa ve ABD basınındaki içeriklerin çevirisinden ibaret oluyor. Bu haliyle, İran’ı hep bir perdenin arkasından, yanlış bir şekilde tanıyoruz.
İRAN TÜRKLERİNİN DEVRİME BAĞLILIĞI
Her şeyden önce, en önemli gördüğüm konu, İran Türklerinin milli devlete ve devrime olan bağlılığıdır. ABD kaynaklarına bağlı kaldığımızda, “30 milyon İran Türkünün (Güney Azerbaycanlılar, Kaşkaylar, Türkmenler vs.) sözde Fars kültür emperyalizminin boyunduruğu altında olduğu, çocukların Farsça konuşmaya zorlandığı ve Türkçenin unutturulmaya çalışıldığı algısına kanabiliriz. Zira İran’ın bir Fars devleti olduğu, Türk ve Kürt unsurların ise azınlık statüsünde olduğuna inanmamız isteniyor. Oysa tarihsel ve güncel gerçeklik bunun tam tersini gösteriyor. Tahran sokaklarında Farsçadan çok Türkçe duyduk. Hatta öyle ki, meydandaki insanlarla konuşmalarımız sırasında İngilizce frekansa geçmeye hiç ihtiyaç duymadık. İran Türklerini bir kenara bırakalım, onlar zaten İstanbul Türkçesini etkileyici biçimde kusursuz konuşabiliyor. Fakat Fars kökenli İranlıların çoğu da temel düzeyde Türkçe konuşabiliyor. Yani Türkçenin kısıtlanması ya da baskılanması gibi bir durum söz konusu değil.
Milli devletin en başarılı örneklerinden biri olarak İran’ı göstermek mümkün. İran Türkleri, İran’ı kendi kurdukları devlet olarak görüyor ve İslâm Devrimi’ni sahipleniyor. Elbette şunu gözden kaçırmamak gerekir, devrim karşıtı kitle çoğunlukla yurtdışında, ülkede kalanlar ise muhtemelen bu konularda gerçek fikirlerini söylemekten kaçınıyor olmalıdır. Fakat Türk kamuoyuna lanse edilmek istenen tablonun, en azından İran sokaklarında bir karşılığı olmadığının altını çizmek isterim. İran’da yaşayan Türkler için devlet, kendilerinin rağmına, Farslar tarafından kurulan ve yönetilen, Türklüğü silmeye çalışan bir kurum değil. İran Türkleri arasında devrim karşıtları varsa bile, bu karşıtlığın çıkış noktası farklı saiklere dayanıyor, fakat bunlar asla ulusçulukla alakalı değil.
Şimdiye kadar yaşadığım belki de en yoğun “başkası-adına-utanma” anını ne yazık ki Tahran’da, İnkılap Meydanı’nda yaşadım. Bir Türk gazeteci, meydandaki bir Tebrizliye “Türkçeyi nereden öğrendiniz?” diye sormuş bulundu. Art niyetli değildi elbette fakat cehaletin bu boyutu tehlikeli bir düzeyi işaret ediyor. Bereket versin, Tebrizli arkadaş anlayışlı bir gençti, üniversitede tarih bölümünde okuyormuş. Gazeteciye sofist metoduyla, art arda sorular yönelterek ayak üstü bir tarih dersi verdi. Önce Türklerin İran’a aşağı yukarı hangi yüzyılda geldiğini sordu, ardından Anadolu’ya yerleşildiği tarihi. Ardından Tebriz’in ne zaman Türkleştiğini sordu, hemen ardından gazeteciye memleketini sordu, Manisalıymış. Manisa’nın fethinin tarihini sordu. Sorular ve cevaplar, kendiliğinden zaten bir gerçeği açığa çıkarıyordu, asıl ilginç olan gerçekten bir Tebrizlinin Türkçe konuşabilmesi mi?
İran Türkleri Türkçeyi TV dizilerinden değil, anne babalarından, dedelerinden öğreniyor, bizler gibi. Mesele etno-genetik ise muhtemelen pek çok Anadolu Türkünden “daha Türk” olabilirler. Ancak bunun bir önemi yok. Türklük bilinci canlı ve hayatın içinde. Fakat bu bilinç, İranlı kimliğiyle sıkı sıkıya bağlı, o kimliğin sarsılmaz bir unsuru. İran Türkleri, İran’ı kendilerinin kurduğunu, bu devletin kendilerine ait olduğunu ve gidecek başka yerleri olmadıklarını düşünüyor. Nitekim Şehit Hamaney, muvazzaf cumhurbaşkanı ve yüksek kademedeki pek çok devlet görevlisi onlardan geliyor. Meydanda çok kez kulağıma çalınan şu slogan, zaten tabloyu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Azerbaycan uyaktı, inkılaba dayaktı.” Azerbaycan’dan kasıt İran’ın kuzeyi: Tebriz, Urmiye, Erdebil gibi şehirleri içeren bölge. Uyak “uyanık”, dayak ise “destek” anlamında.
DEVRİMİN GENÇ BİLİM İNSANLARI
Ziyaretlerimiz arasında İran’ın en büyük ikinci üniversitesi olan Şehit Beheşti Üniversitesi de vardı. Burada pırıl pırıl genç bilim insanlarıyla tanışma fırsatımız oldu. Kötü komşu insanı ev sahibi eder misali, on yıllardır süren yaptırımlar İranlı bilim insanlarını fizik, nanoteknoloji, tıp gibi alanlarda milli imkânlarla gelişmeye zorlamış, iyi de yapmış. Devriminn ürünü olarak görülebilecek genç bilim insanları kendi alanlarında yaptıkları çalışmalarla dünya çapında ses getiriyor. Çalışmaları hakkında bilgiler verdiler. Uluslararası dergilerde yayımlanan makale sayılarına bakılırsa Türkiye üniversitelerinden pek de geride olmadıkları kolaylıkla söylenebilir.
Türk heyetiyle birlikte Şehit Beheşti Üniversitesi’nin ABD tarafından bombalanan ve yerle bir edilen Plazma Araştırma Merkezi’ni ziyaret ettik. Doğrudan hedef alınarak yok edilen bu enstitü, ABD-İsrail saldırganlığının kural tanımazlığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Kan plazmaları üzerine tıbbi araştırmalar yapılan bir merkezin neden hedef alındığını anlamak mümkün değil. Sivil hedeflere yönelik bu pervasız ve vahşi saldırıların dünya kamuoyunda daha çok duyurulması gerek.
Dikkat çeken bir başka nokta ise üniversitedeki kız öğrenci yoğunluğuydu. Bilimsel bir araştırmaya değil, yalnızca gözleme dayanıyor, fakat ziyaret sırasında rektör de bunun altını çizdi ki, İran üniversitelerinde kız öğrenci oranı yarıya yaklaşıyor, bazı bölümlerde erkekleri geçiyor. İstatistiklerin ötesinde, asıl dikkatimi çeken konu ise İranlı genç kadınların özgüveniydi. Önyargılarımızın aksine, toplumun dışına itilmiş, özgüvensiz, baskılanmış kadınlar yok. Sokaklarda da üniversitelerde de karakterli, özgüvenli kadınlar görülüyor. Erkeklerle medeni biçimde iletişim kuruyor, kendilerini rahatça ve özgürce ifade ediyorlar.
DEVRİMİN YENİ DÖNEMİ
Hatasıyla sevabıyla İran İslâm Devrimi neredeyse yarım asrı geride bırakacak. Ağır kayıplara rağmen gelen zafer, sadece İran için değil, emperyalizmin eziyet ettiği tüm ülkeler için de 21. yüzyılın en önemli ilhamlarından biri oldu. Devrim günü doğan çocuklar bugün 47 yaşında. Yani devrimin artık ikinci nesli geliyor diyebiliriz. Ve bu nesil, savaşın getirdiği derslerle birlikte milli devletin daha da güçlendiği, İran milliyetçiliğinin rasyonel bir zeminde kök salacağı bir ortamda sahneye çıkıyor. Üstelik ABD-İsrail’e karşı elde edilen zaferin getirdiği özgüven de yeni başarılar için bir dayanak noktası olacaktır. Öyle ki Hürmüz, İran için bir Çanakkale derecesindedir. Ve Çanakkale’nin Millî Mücadelemize yaptığı derin tesir, şimdi İran’ın mücadelesinde görülmektedir.
Özellikle kadınlara yönelik sert yaklaşımın yumuşaması, devlet yönetiminde ideolojik çerçevelerin esnetilerek daha akılcı pratiklerin hayata geçirilmesi, uzun vadede devrim karşıtı kitlelerde de çözülmelere yol açacaktır. Devrim kendi evlatlarıyla barışma yoluna girerse, en azından bu yönde adım atarsa, karşı taraftan da misliyle adımlar geleceğini düşünüyor ve umut ediyorum.
Bu vesileyle, Türkiye-Rusya-Çin-İran İttifakı’nın ilk sütununu kahramanca inşa eden kardeş İran halkını kutluyor, yükselen Asya güneşi altında hep birlikte özgür ve mutlu yaşayacağımız günlerin bir an önce gelmesini diliyorum.
(*) Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Güneydoğu Asya Sorumlusu.